Amerika’dan Bakış


Türkiye, Ankara Katliamı ile kan ve gözyaşına boğulurken Suriye cephesinde gelişmeler hızlanıyor. Suriye iç savaşında güçlerin ve kazanımların konsolide olmaya başladığı yeni bir aşamaya geçilmekte. Bu yeni sürecin hem Rojava hem de Türkiye üzerinde önemli etkileri olacak. Kısaca bir göz atalım bu gelişmelere:

ABD Savunma sözcüsü Ash Carter geçtiğimiz hafta ABD’ye şu ana kadar 50 milyon Dolar'a patlamış olan Eğit-Donat programının başarısızlıkla sonuçlandığını ilan etti ve stratejilerini yenileyeceklerini açıkladı. Yanlış anlaşılmasın; Obama’nın Suriye vizyonu baştan beri ABD’ye insan maliyeti olmayan, hedef tahtasında IŞİD’in durduğu düşük yoğunluklu bir mücadale idi. Bu sınırlı hedef değişmiş değil. Ancak ABD yönetimi, mücadele ittifak ve yöntemlerinde cidddi bir yenilemeye gidiyor. 

Ash Carter’ın muğlak ifadelerle de olsa dile getirdiği bu yeniliğin ana fikri şu: ABD, esas yatırımını Ahrar-ül Şam gibi radikal İslamcı örgütlere yapmış Türk hükümeti ile gönülsüz bir işbirliğinin ürünü olan ‘ılımlı muhalefet’ yaratma arayışını bir kenara bırakıp, mevcut ılımlı ve savaşkan güçlerle ittifakını sağlamlaştıracak. Bu güçlerden kastedilen YPG/YPJ ve onların etrafında toplanmaya başlamış çeşitli Arap ve Hıristiyan milis kuvvetleri.

Carter’ın açıklamasından çok kısa bir süre sonra YPG Basın Sözcüsü Polat Can, "Suriye Demokratik Güçleri" adı altında Kürt, Arap ve Süryani güçlerini birleştiren yeni bir askeri oluşumu duyurdu. Listedeki El Sanadid, Burkan El Fırat ve Süryani Askeri Konseyi gibi güçler zaten YPG ile ittifak halindeydi. O halde burada yeni olan ne? 

İlk bakışta yüzeysel bir isim değişikliği gibi gözüken bu adım, esas olarak ABD’nin değişen stratejisine cevap niteliği taşıyor. Burada amaçlanan ‘Suriyeli’ ve ‘çoğulcu’ bir çatı örgütünde YPG/YPJ ile Arap müttefiklerini birleştirmek ve ABD’nin maddi desteğiyle Rojava dışında da etkili bir savaş gücüne dönüştürmek. Nitekim bu açıklamaya paralel olarak ABD kargo uçakları 11 Ekim gecesi doğrudan YPG’ye 120 palet (veya 45 ton) silah ve cephane yardımı yaparak yeni süreci başlattılar. Hatırlanacaktır, ABD’nin Kürtlere ilk ve tek doğrudan mühimmat yardımı bundan bir sene önce Kobanê sürecinin başında yaşanmıştı. 

Bu gelişmeler Rusya’nın Suriye iç savaşına yönelik hız artıran müdahalesiyle birlikte okunduğunda tablo tamamlanıyor: Putin Amerikalı televizyoncu Charlie Rose ile röportajında amaçlarının rejimi ayakta tutmak ve nihai olarak da tarafları masaya çekmek olduğunu söylemişti. Rusya’nın müdahalesinin arkasında elbette Rus iç politikası, Tartus’taki askeri yatırımlarının korunması, Kafkaslar'daki İslamcı terör tehditi gibi bir dizi ek motivasyon da var. Ancak kısa vadede Esad rejiminin sağlama alınması ihtiyacı, Rus güçlerinin öncelikli olarak Türkiye ve Katar’ın sponsorluğundaki radikal İslamcı örgütlere yönelmesine yol açıyor. 

Bu gelişmeler Rojava için olumlu ancak büyük bir tehlikeye de işaret ediyor: Türkiye’de hamle üzerine hamle yaparak inisiyatifi elinde tutan Erdoğan rejimi, Suriye’de inisiyatifi büyük ölçüde yitirmiş durumda. Bunun etkileri askeri bir müdahale konusunda artan bir ajitasyon şeklinde rejimin yayın organlarına yansıyor. Yeni Şafak’tan İbrahim Karagül 30 Eylül’deki yazısında ‘büyük oranda güce dayalı bir Suriye inisiyatifi elzemdir’ diyordu. Davutoğlu ise son açıklamalarında ‘terörle mücadeleleri’nin PYD’yi de kapsayacak şekilde genişleyebileceğini söyledi. 

Türkiye’deki demokratik çevreler rejim sözcülerinin bu tür diklenmelerini genellikle tribünlere yönelik ‘blöf’ler olarak algılanıyor. Ancak Erdoğan ve ekibinin etrafındaki çember daralmış durumda. 

Kişisel ikballeri için Türkiye’yi Suriye’de kontrol edebileceklerine inandıkları bir savaşa sürüklemekten çekinmeyebilirler. Bunun sonuçları hem Kürtler hem de Türkler için olağanüstü yıkıcı olacaktır. Tüm demokratik kesimlerin olağanüstü derecede duyarlı olmaları gerekiyor.

Rojava yönetimi şu ana kadar ABD ile esas olarak kendi gücüne güvenerek, temkinli bir ilişki geliştirdi. Rusya’yla dirsek temasına devam ediyor. Türk hükümetine yönelik ölçülü bir dil kullanıyor. Diplomatik açıdan doğru ve sonuç alıcı çizgi de budur. Disiplinli bir Rojava diplomasisi, Erdoğan rejiminin olası bir sınırötesi maceracılığına karşı da en etkili panzehir olacaktır.