Rauf KARAKOÇAN

Suriye iç savaşı yeni bir aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Hamle üstüne hamle yapan Suriye, sonunda Rusya desteğiyle belli bir noktaya gelmiş oldu. Savaşın en son halkasını ise kanlı bir düğüm gibi duran ve çete gruplarının beklediği durak İdlib’tir. İdlib’e nasıl gelindi? Kiminle gelindi? Sorusu önemlidir. Türkiye, Suriye savaşına balıklamasına daldığı ilk günden günümüze kadar izlediği yoldan İdlib’e varılmış oldu. Başından beri çetelere sağladığı siyasi ve lojistik destek ile Suriye savaşına müdahil oldu. Türkiye, bu aralar ekonomik krizle uğraşırken, İdlib kazanı kaynamaya başladı bile.

Rus ve Suriye bombardıman uçakları Şam’ın kenar mahallelerini ve kırsalındaki yerleşim yerlerini dövmeye başladığında işin rengi de rotası da değişmiş oldu. Bu bombardımanların zamanlaması da ilginçtir. Kimyasal bombalar, zehirli varil bombaları vb denildiyse de aldıran olmadı. İran güçlerinin de aktif olarak katıldığı mıntıka temizliğinde beli bir anlaşmaya varıldı. Kafileler halinde otobüslere doldurulan radikal çeteler yeni mekânlarına taşındı. Taşınma işinin DAİŞ’in hakim olduğu alanlardan geçirilerek gerçekleşmesi de, DAİŞ ile yapılan pazarlıklar sonucu yapılmış olması da artık sır değildir.

Şam yönetimi ülkenin geneline hakim olmak için kolları sıvadı. Fırat’ın doğusuyla diyaloga açık hale geldi, Fırat’ın batısında ise kozlarını paylaşacağı son yer İdlib kaldı. İdlib düğümü mutlaka çözülmesi gereken bir Gordion düğümüdür. Akılla mı çözülür, kılıçla mı çözülür bilinmez ama Suriye savaşını sonlandıracak yolun İdlib’ten geçtiği bilinmektedir.

İdlib, azılı çetelerin karargâhı durumundadır. Çete emirliklerinin üs alanıdır. İçlerinde birçok uyruktan gelen çetelerin barınağı olmuştur. Rusya’yı tehdit eden Çeçenlerden tutun, Çin’i tehdit eden Uygurlara kadar her kesimden gelen çeteler İdlib’i mesken tutmuştur. Bu grupların dağılmasına ve hatta kendi ülkelerine dönmelerine izin verilmeyecektir. Sahadan gelen sıcak ve kanlı bir savaşın ilk haberleri ajanslara düştü bile.

İdlib çok seçenekli çözümü olmayan bir sorundur. Bu sorunun yaratıcılarından en önemli aktör ise Türkiye’dir. Rejimin, İdlib’in kontrolü ele geçirmek için sunacağı teklif “ya teslim ol, ya da öl” olacaktır. Başka bir senaryo ise bu çetelerin Türkiye’ye taşınmasıdır. Her halükarda Türkiye’nin kâbusu olacak bir İdlib gerçeğiyle karşı karşıyayız. İdlib konusunda yolun sonuna gelinmiştir. Askeri müdahalenin eli kulağındadır. Astana süreci Türkiye için geçici bir heves olmaktan öteye gitmedi ve nihayetinde çöktü. Suriye politikalarında çok ciddi yanılgılar içine giren Türkiye zıplayan çekirge misali “bir zıpladı, iki zıpladı, üç zıpladı” sonunda zıplayamaz duruma geldi.

Türkiye, Suriye iç savaşında sürekli rota değiştirerek yol almaya çalıştı. Esad ile can ciğer kardeşlikten, ezeli düşman olmaya başladı. Savaşın yarattığı göç dalgasına ev sahipliği yaparak mülteci kartı ile Avrupa’yı tehdit eder hale geldi ve parasal destek koparmaya çalıştı. Rusya uçağını düşürerek arkasına NATO desteğini almak istedi, bu desteği göremeyince çark etmek zorunda kaldı ve bir nevi Rusya ya teslim oldu. Rusya ile aynı kanaldan ilerleyerek Astana, Suçi derken ABD karşıtı bir konuma oturdu. Gaz boru hattı projesi, S400 füze anlaşması, nükleer santral kurma ve hatta Şengay bloğuna girme arayışları, NATO’dan çıkma şantajları birbirine eklenince bir uçtan bir uca savrulmayı yaşadı.

Şimdi sıra İdlib’e gelip dayandı. Türkiye bu konuda Rusya ve İran ile çelişir duruma düştü. İdlib’e gözetim görevi verilen Türkiye, kendi kontrolü altındaki çetelere hamilik yapacak, koruyacak ve denetleyecekti. Ama önceliği Efrîn’i işgal etmek oldu. Bu işgale ses çıkarmayan Rusya ve ABD oyun kurucu olarak Türkiye’nin daha fazla batağa çakılmasını beklediler. Ellerini ovuşturarak Suriye içlerine kadar girmesine ses çıkarmadılar. Sessizlikleri Türkiye için bir destek olarak telaki edildi. Minbic’i işgal edeceğine dair tehditler savurdu. Minbic konusunda ortak devriye görevi verilerek Türkiye’nin gazı alındı. Erdoğan kendisine kurulan bu oyunda zafer kazanan bir edayla rolünü icra etti. Bütün bunları Kürtlerin statü elde etmelerini engellemek için yaptı.

Kürtlere karşı duyulan kin ve öfke ile Türk dış politikası şekillendiriliyor. Suriye politikalarında bunu rahatlıkla görmek mümkündür. İdlib süreci halihazırda Türk dış politikasının ürünüdür. Kürtler rejimle bir diyalog sürecine girerken, pazarlıklara başlarken, Türkiye Suriye’den eli boş çekilmek durumunda kalacaktır. Türkiye, çetelere dayanarak aklınca kendisine etki alanı oluşturma ve Suriye’de pay sahibi olmak için debelenip durdu. Cerablus, Azez, Bab derken hızını alamayarak Efrin’i de işgal ederek bu alanların kendisine kalacağını sandı ya da bir arka bahçe yaratmaya çalıştı. İdlib, Türkiye’nin bu düşünü kâbusa çevirdi.