100 gün önce Diyarbakır sokaklarında herhangi bir kişiye elinde silah, sayıca az barikatların ve hendeklerin başında duran ‘YDG-H’li gençler hakkında ne düşünüyorsunuz?’ diye sorsanız, kayda değer bir kısmından şikayet ve itiraz diliyle kurulmuş cümleler duyardınız. Bu gençlerin "mevzu çıkardıklarını", "barışçıl yollarla Kürtlerin kazanabildiklerini", bu gençlerden bazılarının aslında "kriminal tipler" olduğuna dair ilişkin üretilmiş söyleme maruz kalırdınız. Bugün çıkıp sorsanız, hele de Cizre katliamından sonra, bambaşka bir dille karşılaşırsınız. 100. güne doğru yaklaşan direniş, kent merkezinde 1 milyondan fazla insanın yaşadığı şehir insanlarının büyük bölümünün algısını geçen 3 ay içinde ciddi anlamda değiştirdi. Bu algının şu an karmaşık bir noktada düğümlendiğini söylemek hata olmaz.
Bu düğümü açmaya çalışmadan evvel başka bir hususun altını çizmekte fayda var: Sur’daki çatışmalar yüzünden evlerini terk etmek zorunda kalan, evinden barkından olan 50.000’den fazla insanın içinde bulundukları durumu çoğunluktan ayrı tutmak gerekiyor. Yıkımı ilk başlarda hem devlete hem de Kürt Özgürlük Hareketi’ne fatura eden bir çatallanma söz konusuydu. Devam eden direniş buradaki siyasi söylemsel çatışma alanını şimdilik rafa kaldırmış durumda. Direniş biterse bu siyaset alanı yeniden açılacak, şimdilik, Surlu ailelere yardım ve dayanışma zemininde düşük irtifada seyreden bir siyasal karşıtlık sahası var.
Diyarbakır başta olmak üzere Kürt kentlerindeki çoğunluğun içinden bir türlü çıkamadığı düğüm iki eksende açılabilir. Birincisi, ‘izole direniş’ hali yani öz savunma alanından kayda değer bilgi, duygu ve görüntü akışının olmadığı koşullarda direnişlerin etki düzleminin sınırlı olmasıyla alakalı. Realiteye bakıldığında, hava saldırısı dışında her teknolojik imkanı kullanan; helikopterlerden termal kameralara, patlayıcı dedektörlerinden sinyal üzerinden lokasyon belirleyicilere kadar sayılamayacak imkan ile on binlerce profesyonel asker ve polise karşı direnen birkaç on genç var Sur’da. Bu asimetrik çatışmada, insan iradesinin ve aklının kavramakta zorlandığı, sadece devletin yok etme araçlarıyla değil aynı anda ölümle de dalga geçen bir insani irade söz konusu.
Sur’ların içinde insani iradenin en uç sınırlarında inşa edilmiş bir Sur daha var. Buna benzer bir irade Kobanê’de veya Rojava’da vücuda geldiğinde insanlar gazeteciler aracılığıyla, süreç içinde aşina oldukları simalarla, halkla, komuta kademesindekilere duydukları sempatiyle direnişi başka bir alanda söylemsel ve pratik olarak yeniden üretmenin araçlarına sahiplerdi. Lakin dışıyla kısmen izole edilmiş direnişte bu söz konusu değil ve Cizre’den sonra, sürekli üretilen mağduriyet dili nedeniyle daimi bir kaygılanma hali ile kitleleri baş başa bırakıyor. Devam etmekte olan direnişin ortaya koyduğu asıl hakikati yani direnişlerin sürmesi durumunda devletin bu ölçekte yüksek kayıplarla savaşı sürdüremeyeceğini haliyle pek konuşan yok.
Düğümün ikinci ekseni, tam da bu duygusal sıkışmışlıkla baskı aygıtlarının yok etmeye hazır şiddet araçları arasında bir yerde bulunabilir. Diyarbakır’da son 3 aydır herhangi bir eylem TOMA, Ural ve Shortland tipi araçların su ve gazlı müdahalesine rağmen 15 dakikadan fazla sürmesi sürdüğünde Ford Ranger veya Toyota’lardan ellerinde uzun namlulu silahlarla Özel Harekat Polisleri iniyor ve gerçek silah kullanarak kitleleri dağıtmaya başlıyor. Diyarbakır merkezinde sadece barışçıl eylem girişimlerinde gerçek silahla öldürülen gençlerin sayısı onlarca. Devletin bu baskı düzeyi, kitlelerde oldukça rasyonel bir refleks geliştirmiş durumda. Sokağa çıkmanın kendisi ölüm ihtimalini peşinen göze almak demek.
İnsanlar, devletle karşılaşma anındaki asimetrinin Sur direnişinin ve Cizre’deki katliamın yarattığı "duygusal borçlanma" hali kuşkusuz Kürt halkını kendiliğinden özneleşmeye çağırıyor. Ama bunun araçları sınırlı. Kobanê eylemselliğine benzer bir dinamiğin doğmamasının temel sebebi, şiddet yeni ölçekte süregiderken, devletin tavizsiz şiddetine mukabele etme araçlarından yoksun olmaları. Halk, oldukça rasyonel bir eşikte, Bahar mevsiminin etkisinde, ruhen, siyaseten ve ekonomik olarak ayakta kalabilmek adına ve atacağı adımların bir sonrasında neler olacağının belirsizliğinde elinden gelen her şeyi yapmaya devam ediyor. Yani halkın durduğu veya siyaseten konum değiştirdiği yok. Muazzam bir devlet şiddeti var. Buna gerçekten mukabele etmek demek, sonunu kimsenin kestiremeyeceği külliyen bir ayaklanma hali demek.
’Sur direnişi yıkım dışında ardında ne bırakabilir?’ diye soranlara verilecek cevap şu: Büyük kırılmaları engelleyen düğümler çözülmeden devam etse de; sadece öldüklerinde isimleri duyulan, yüzlerindeki maskeyle eşitlenmiş, ardından sürükleyen, efsunlu bir ruh bırakıyor. Gençlerin bu ruha dokunma isteği 1984’ten bu yana on binlerce insanı tepelerin ardına götürmüştü, şimdi bu ruhu yakınlarına getirdi. Doksanlarla aradaki temel fark bu.