‘’Bana değmeyen yılan bin yıl yaşasın“ sözü, toplumsal mücadelelerin önünü kesmek için üretilmiş, söz olmaktan çıkıp bir anlayış olarak da hayatta yer bulmuş.
İçine sokulduğumuz savaşı, etrafımızda yaşanan insanlık dışı olayları sadece entel sohbetlere malzeme yapan ve yukarıda durup birilerine akıl vermek, suçlamak için hatırlayan büyük çoğunluğa bakınca görünen o ki; bu anlayış içimize işlemiş, bizi kendi bedenimizin ihtiyaçlarına hapsetmiş, insanlığımızdan çıkarmış.
Ne „uzağımızdaki“ savaş umurumuzda, ne açlık çekenler. İşe giderken ne giyeceğimizi, akşam gezmesini, alışveriş için indirim zamanlarını, aşkımızı, çocuğumuzun gideceği dershaneyi, daha bilmem ne kadar şeyi kafamıza takıyoruz. Onlarla yaşıyor, uğrunda intihar edip, cinayet işliyoruz. Ama yaşamımızı, geleceğimizi tehdit eden toplumsal olaylar karşısında, sıra hiç bize gelmeyecekmişçesine, efsunlanmış edası içinde dolanıyoruz.
Her kurşunun, her bombanın hedefinde barış varmış, ne gam. Mağduru biz değilsek; biri ölür biri doğar doğanın kanunu, analar gözyaşları kuruyunca ağlamaz olurlar, işsizlik iş bulunca geçer nasılsa. Okula gidemeyen çocuklar okumayı büyüyünce kurslarda öğrenir, Kürtler Kürt olmadan da yaşayabilir on yıllarca olduğu gibi, öyle ya.
Görünen o ki; Kafamızı kuma gömüp, kötülükler dışımızda kalsın umuyoruz. Bunun için dualar ediyoruz hatta. Bir yanımızda savaş tüm acımasızlığıyla devam ederken, biz demokrasi atmosferinde yaşayalım istiyor, devleti kızdıranlara ateş püskürüyoruz.
Gerçeklik algımızın sadece olumsuz olaylara odaklanması benim de tercih etmediğim, hatta tasvip etmediğim bir durum. Ancak; bırakın odaklanmayı, toplumsal sorun alanlarına ve olaylara karşı kuvvetli bir duvarımız var zaten. Sanki sorunlar bizim dünyamızda yaşanmıyor ya da sadece bir rüya, bitince uyanacağımız.
En vahim olanı; bu duvar geleceğimizi kurtarmak için yapmamız gerekenleri, yürütülmesi gereken mücadeleyi de dışımızda bırakıyor. Geleceğimizi, karartanların ellerine bıraktırıyor.
Karanlığı yaratanların insafına terk ettiğimiz geleceğimizin güzel olabilmesi mümkün olabilir mi?
Korkarım bu sorularım da atmosferde salınanlara karışacak. Bu yüzden barışı dillerinden düşürmeyen anaların haykırışlarını duymayacağız. Yetmeyecek, her şeye rağmen özgürlük için, barış için mücadele edenleri, Kürtleri, sosyalistleri, emekçileri, aydınları suçlayacak, hırsızın sırtını sıvazlayacağız. Sahi hiç hesaba vurdunuz mu, kaç kişi suçladıklarımız ya da neden, doğru bildiğimiz yolda mücadele etmek yerine ahkâm kesmekle yetiniyoruz?
Tam, her şeyimizi yitirme pahasına, duyarsızlıkta ve eylemsizlikte sonuna kadar ısrar edeceğiz endişesine kapılacakken; ülkede savaşın ortasında tutsaklığın, sömürünün acısını iliklerinde hissedenlerin barış için, özgürlük için yükselttikleri mücadeledeki kararlılıkları, devrimci harekete, duyarlılığa, „bana değmeyen yılan…“ yanılsamasının gerçeklerle karşılaştıkça halkın zihninde yerle bir olacağına dair inancım geliyor. Yoksa sözün bittiği yerden ötede, bıçak kemikte yaşıyoruz nicedir.