
Ben bu yazıyı yazarken Türkiye’de Cumhurbaşkanının Ahmet Kaya’ ya verdiği ödül tartışılıyor. Birden aklıma geldi; 1989 Ekim sonları... Özal’ ın Cumhurbaşkanı seçilmesine günler kala Ankara’da konser olacaktı. Salonun önünü saran Çevik Kuvvet polisi tarafından konser “iptal edilmişti”. Haberi alır almaz otelden çıkıp arabayla son sürat salona gitmiştik. Salonun önüne birikmiş olan bine yakın insan “Ahmet! Ahmet” sloganları ve alkışlarla karşılamıştı. Sert adımlarla kalabalığı yararak salon girişine ilerliyor, biz de bir arkadaşla birlikte O’nun gerisinde kalmamaya çalışıyorduk. Salonun hemen girişinde duran ilk polise “Senin amirin kim” diye çıkıştı. Bu emrivaki karşısında ne yapacağını şaşıran polis ilerde duran 40 yaşlarında, elinde telsizli birini gösterdi. Öfkeli adımlarla üstüne doğru gelen Ahmet Kaya’yı alttan almak ister üslupla, “Sakin olun Ahmet Bey. Cumhurbaşkanlığı seçimleri var bu nedenle konseriniz iptal edildi” dedi. Ama Ahmet Abi’nin sakinleşeceği yoktu. “Cumhurbaşkanının benim konserimle ne alakası var” diye azarladı. Amirin rengi atmıştı. Birkaç metre ileride olup bitenleri izleyen ve Ahmet Abi’nin sözlerinden güç alan kalabalık “Ahmet! Ahmet!” sloganıyla destek vermeye devam etti.
Ortam iyice gerilmişti. Çevik Kuvvet polisi kitleye müdahaleye hazırlanıyor, ekipler amiri belki ilk defa bu kadar bocalamıştı. “Saygılı olun lütfen…” diye devam edecekti ki, Ahmet Abi’nin, “Saygının da…” demesiyle amirin lafı boğazında kaldı. Ortalık ana baba günüydü. Akabinde olan olmuş, üç kişi yaka paça gözaltına alınmıştık. Daha sonra polis karakolunda ekipler amiri “En azından Ankara’da, benim üzerimden kahramanlık yapma fırsatını sana vermeyeceğim” diyerek bizi bırakmıştı. Geriye bakınca, Özal döneminin bile bugün iktidarda olanlardan daha haysiyetli olduğunu düşünmeden edemiyor insan.
Oysa kahramanları halk yaratır. Ahmet Kaya sadece şarkılarıyla değil, şarkılarındaki meydan okuyan duruşuyla da halkın gönlünü kazandı. Devlete boyun eğen halk kesimlerinin bilinçaltındaki korkuyu bilince çıkardı. Yani geçmiş çağlarda Nesimi, Pir Sultan, Dadaloğlu ve isimsiz nice ozanın günümüzdeki devamı oldu. Bu yüzden her kesimden insan (ülkücüler bile) Ahmet Kaya’yı dinliyordu. Ama ne var ki resmi tarihi devlet yazdırır. Egemen güçler halkın resmi tarihe rağmen kahramanlarını yaşattığını gördüklerinde, onların içini boşaltmaya, sıradanlaştırmaya çalışır. Bunun dünya tarihinde sayısız örneği var.
TC devletinin 90. kuruluşuna denk getirilip Ahmet Kaya’ya verilen ödülü başka türlü yorumlamak devlete kulluk yapmaya alışmış olanların işidir. Devletin duygusu yoktur. Devletin kendi varlığını korumak için şeytanca hesapları ve korkunç hamleleri vardır. Devletin ulusalcıların elinde olduğu dönemde Ahmet Kaya’yı ebediyen susturma gibi bir hesabı vardı. Devlet, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a karşı başlatılan komplo süreciyle gücünün zirvesinde olduğuna inanıyordu. Ama aynı dönemde, Ahmet Kaya’nın “Kürt realitesini kabul etmeyenlerin tepesinden inmeyeceğim” sözleri devletin suratına tokat gibi inmişti. Ahmet Kaya’ya karşı linç girişimi böylece başlatılmış oldu.
Ahmet Kaya’nın sürgünde ölümünün üzerinden 13 yıl geçti. Son 10 yılda devlet el değiştirdi, ulusalcıların yerini islamcılar aldı. 13 yıl içerisinde AKP devleti Kürt Özgürlük Hareketini tasfiye etmeyi başaramadığı gibi yenilgi üzerine yenilgi aldı. Bugünse yeni oyunlar ve hilelerle karşımıza çıkıyor.
Osmanlı artıkları “Vallahi biz Apo’yu özledik” diyen Ahmet Kaya’ya ödül verirken Kürt Halk Önderi Öcalan’ı ve binlerce Apocu’yu en ağır koşullarda zindanlarda hapsetmeyi sürdürüyor. Çokca sorulan “Ahmet Kaya hala yaşasaydı, tavrı nasıl olurdu” sorusunun cevabı da burada aslında. Yaşasaydı, aynı Magazin Gazeteciler Derneği’nin (MGD) ödül töreninde olduğu gibi bu ödülü verenlerin de burnundan getirirdi. Yani, kimin elinde olursa olsun devlete başkaldırmak!
Ömrünün son on yılında olduğu gibi o karanlık günlerin de birebir tanığı oldum. Ahmet Kaya’yı kaybettikten sonra belgeseller çekildi, alelacele kitaplar yazıldı, Türk Tv kanallarında her ölüm yıl dönümünde özel programlar yapıldı. Magazin Gazeteciler Derneğinin (MGD) ödül-linç töreninden bir kaç ay önce Sayın Öcalan’a yönelik komplo süreci doruğuna erişmişti. Bu bütün yurtseverleri, devrimcileri derinden kaygılandırıyordu. O vakte kadar Kürt Özgürlük Hareketine mesafeli duran Ahmet Kaya da bundan çok etkilenmişti. “Başkan’a bir şey olursa bu hepimizin sonu olur” kaygısını paylaşıyordu sürekli. Ödül törenine böylesi bir etkileşimle katıldı. Daha sonra sürgünde, Kürt Özgürlük Hareketiyle iyice bütünleşti. Ama bu belgeselciler, kalemşörler ve laf canbazları buna hiç değinmediler, hala da değinmezler. Sanki “Biz Apo’yu özledik” şarkısını yazıp okuyan bir Ahmet Kaya hiç olmamış gibi görmezden geldiler. Hem de elde o kadar görüntülü, sesli kayıt varken. Bu belgesellerin hepsimi inkarcı ve içi boş? Hayır! Hayri Argav hocamızın Roj TV ile birlikte çektiği Ahmet Kaya belgeseli gelecek kuşakların da Ahmet Kaya’ yı doğru tanıması açısından çok iyi bir çalışma.
Asla yazık olmadı!
Ahmet Kaya sürgüne çıkmadan ve sonrasında sürekli yalnızlığını vurgulardı. Devletin hesabı Ahmet Kaya’ yı susturmaktı. Fakat acı olan, ödül törenindeki o linç sürecinin başlamasıyla birlikte “solcu” ya da “devrimci” popüler sanatçıların susmasıydı. Onların o dönemde yapacakları birkaç satırlık basın açıklaması “linç girişimine” karşı büyük bir dayanışma ve barikat görevi görebilirdi. Yalnızlaştırmayı kırabilirdi. Ama bunu yapmadılar, sustular. Ahmet Kaya yaşamıyor artık. Tarihin kahramanları için söyleyecekleri olduğu kadar, suskunlar için de bir sözü olacaktır elbet. Nitekim mücadele devam ediyor. Kendilerini tarihin önünde aklamaları için son bir fırsatları var. Devletin böylesi hilelerine ve oyunlarına karşı sanatçılara düşen görev, halklarımızın ortak kurtuluşu için kendini ateşe atan Kürt Özgürlük Hareketiyle çıkarsız, hesapsız doğru bütünleşmek. AKP devletinin Ahmet Kaya’yı yerel seçimlere aylar kala siyasi ranta dönüştürmesine ancak böyle karşı konulabilinir. Kürt devrimci sanatçı Ahmet Kaya’nın ve bütün devrimcilerin mirasına ancak böyle sahip çıkılabilinir. Yani artık tarihi devletin değil ezilenlerin yazabilmesi için başkaldırmak… Arkadaşımın Koşuyolu Parkı’nda “Yazık oldu, erken gitti” sözleri yine aklıma geliyor. Che, Deniz ve Kürt Ahmet yan yana. Dünya, Türkiye, Kürdistan ve bugün Rojava’da devrim uğruna şehadete eren milyonlarca insan. Doğru. Her biri erken gitti ama asla yazık olmadı. Onların mirasına daha fazla örgütlenip, mücadeleyi yükselterek sahip çıkamazsak, asıl bizlere yazık olacak.
Karanlık içinde karanlık
zaman içinde zamansızdın.
Havaya savrulan kum taneleri gibi
kayıp karanlığa inat yanan ateş kadar yalnızdın.
Biçilmeye hazır buğday değildin sen.
Zaman denizinde meğer,
telaşla inip kalkan bir dalgaydın.
Ne kadarda çırpınsan ne kadarda boğuşsan,
ömrün… ömrümüz… sahile varıncaya kadar.
Ustam, abim…
Sahilde, yine arsız bir çocuk var.
Durmadan, durmadan dalgalara taş atar, taş atar…
ÇETİN ORANER