Yeryüzünün gözyaşları sonsuzdur.
Biri ağlamaya başladığında
bir başkasının gözyaşları diner.Beckett
Gündelik hayatın diliyle onu anlatmanın ve onu yazmanın mümkünü görünmüyor. Hayatın yaşamaya, uğruna kavga etmeye değer olduğuna inanan, inandıran, tutkuyla umuda tutunup ondan vazgeçmeyen dağların dilini sözcüklerin dünyasıyla anlatmak mümkün değil. Onu düşündükçe güçlü bir yazma isteği uyandırıyor ve gitme arzusu; durmadan gitmek istiyorum.
Akşam saatlerinde erguvan rengine dönen gölgeli dağların ucunda, elinde fotoğraf makinesiyle gülümsediğini düşlüyorum. Suların parlak yüzeyinde ışıldayan mavi ışıkların yüzünden öptüğünü tutkuyla izliyorum. Cudi’nin o esmer yüzüne yayılan sıcak gülümsemeyi çekerken ki sevinci bir çığ gibi gelip içime yerleşiyor. Yeryüzünün çölünde koca bir kayanın gölgeli yüzünde oturup yazı yazarken ki o dalıp gitmesinin görüntüsünde yalnızlaşıyorum. Bir dağ gibi duruyor kalbimin ortasında.
Dağın büyüleyici ve sihirli yaşamının anlatıcısı ve hakikat savaşçısı Halil yoldaş usul usul uzaklara konuşuyor.
Vurulanların ardından
gözyaşı dökmemeye
yıllar önce karar verdim.
Doğanın sunduğu gizleri kendisinde saklamayı başaran, doğanın da kendisine bahşettiği gizleri kendisinde tutmayı bilendi. O dağlarda bazı nesnelerin sihiri olduğuna inanıyor ve bir başkasına anlattığında bu sihirin bozulacağını da iyi bildiği için sadece sevinçle huzurla gülümsüyordu. Yazdıklarında ve çektiği fotoğraflarda bu gizemli sihirin etkisi sarar insan yüreğini. Halil, dağın sırrına ve bilgeliğine erişen Dağ’lı, sihire inanırdı. "Dağlarda geçirdiğim bütün bu zaman içerisinde gri balıkçıl her bahar bana bir kez görünmeyi ve kaybolmayı başardı. Ve bende de onun görünümüyle başladığım her yeni çalışmayı tamamlamayı başardım. Onunla çıktığım her yolculuğu sonlandırmayı bildim. Ve öyle bir an geldi ki artık onsuz hiçbir şeye başlayamaz oldum. Onu görmeden, onun sabah güneşinde parlayan tüylerinden kendime, kalbime bir görünüm yerleştirmeden yola çıkamaz oldum. O da her yeni aşamada bana bir kez görünmeyi ve yüreğimi rahatlatmayı bildi" diyordu.
Uzaklardan gelen gri balıkçıldı Halil. O dağlara kanat çalarak inmiş, coğrafyanın içine sızmıştı. O dağlar, Dicle, Fırat, Zap onun eviydi. Yosun yeşili nehirlerde kamerasının arkasından esmer bir gülüşün sudaki türküsünü ölümsüzleştirecekti.
Hep daha iyisini yapma inancıyla "Ağrı Dağ’na Yürüyenler" ismini verdiği çalışmayı bitirmek için heyecan duyuyordu. Aslında fazla vaktinin kalmadığına dair derin bir sezgiyle savaşın yaşandığı bu coğrafyada bu çalışmayı başarırım derken, dudaklarından kağıda, "En azından Kabe’ye yürüyen bir karınca misali yollarında ölürüm" diyordu. Savaşın orta yerinde duruyordu. Hayatının geri kalanını kuzey topraklarında gerillanın izinde yürümek için kurgulamıştı. Aşklarını ülkeleriyle birleştirenlerin hikayesinde yerini aldı. İhaneti, aşkı, direnişi yaşaya yaşaya "Beritan" filmini çekti. Her şeyi o filmde anlattı. Kamerasını Garisa’da yaşanan bir çatışmada yitirdiğinde ardından şöyle diyecekti: "O çatışmadan sadece hayatımı alabilmiştim. O da yeniden başlamak içindi."
Gizemli dünyanın kapısı gözleriyle bakıyordu dağlara, yoldaşlarına. Yüreği ve vicdanı gözlerinde biçimlenmişti. Yeniden görme biçimleri yaratarak dünyayı biçimlendiriyordu. Ve o varlık nedenini güçlü bir bakış bırakmak olduğunu söylerdi. Gözleri gizemli dünyanın kapısıydı.
Gözleri içinden dışa doğru yol alan
iki dünya arasındaki eşikti.
Ve her şeyi bu eşikte kurmuştu.
Yağmurların ve yolculukların piriydi dağlarda, vadilerde ve sarp patikalarda. Gitme zamanı geldiğinde ilk söze yağmurla başlardı, son dokunuşuyla ayrılıkların vazgeçilmez uğurlayıcısı olurdu. Ve bilirdi ki gökyüzünden yeryüzüne düşen her bir yağmur damlasının bir düşme nedeni vardır. Kalplerdeki zehirin gerçeğini yağmurların gözyaşlarıyla yıkayacağının sırrına ermişti.
Fotoğraf çekmeyi dağlarda öğrendi. Sevdiği dağlar onu yaratıyordu. Her fotoğrafın yüreğinde bir kokusu, acısı, sevinci ve hikayesi vardı. Kadrajına dağ ve dağ çocuklarından başkası girmedi. Bir halkı dağlara gönderdiği çocuklarından tanıdı. Her çektiği yüzde o halkı keşfetti. Hikayelerine kattı halkının hikayelerini.
Ve o fotoğraflara "Kalbimin Fotoğrafları" dedi.
Varız gideriz dergahına
Sunacaktır yar kadehi kendi elleriyle
Sınım ağudur, gerek yok tereddüte
Ve biz yine ellerinden yarin götüreceğiz
Badeyi ruhun dudaklarına...
Şiiri dökülüyordu Halil’in dudaklarından. Bu şiir bütün dağdakileri birbirine kavuşturuyordu.
Hiçbir şeyi kamerasının kadrajına ve defterinin sayfalarına sığdıramadı. Ve diyordu ki: "Kelimelerin oluşturduğu hayatımızın dağını karşılaştırdığımda oradaki uçurum kemiklerimi sızlatıyor. Bu yüzden kalemi defteri elime alıp yalnızca ıslanmayı göze alanların geçebileceği o gizli geçitten geçip gözyaşı mağarasına giriyorum. İlk sayfayı açıp o beyazlığına bir şeyler yazmak için çıldırasıya uğraşıyorum. Ve her defasında yazmaktan vazgeçiyorum."
Biliyordu ki o esmer çocukların dağa koşma biçimlerinden; sevgi yazılan da değil yazılmayanlar da gizlenirmiş, aşk söylenenler de değil söylenmeyenler de var olurmuş.
Hiç yerinde durmadı, dinmez ruh ağrılarını dindirmek için Gılgameş gibi terk etti Avrupa’yı. Dağlara gitti, artık "Dağ" olarak anılacak, çağrılacaktı. Dağların ılık nefesi gelip onun gövdesini okşadığında artık dinmez ruh acıları dinmişti. Artık ölümsüzlüğün o efsunlu sırrını bulmuş, o otu dağlarda yemişti. Bir gün şöyle yazmıştı ilk gidişinde: "İçimdeki aceleci çocuk neden bir an olsun durmuyorsun. Nereye götürüp bırakacaksın, hangi uçurumlardan fırlatıp atacaksın beni. Bırak da soluk alayım, paramparça olmadan önce doyasıya içeyim bu çeşmenin suyundan. Bırak ta kana kana güleyim, ağlayayım."
Ve yürüme zamanıydı. Taşlarla, kayalarla, sularla yeniden buluşmanın kapılarını aralama zamanıydı. Yağmurların, rüzgarların sonsuz kederle aktığı zamandı. Yalnız ayva ağacından esinlenerek, yoldaşının yazdığı şiiri okudu.
"Ve ben ayva satıcısıyım" dedi.
Güz bitti.
Ben gittim.
O karanlık geceye uğurlandı ve yağmurlarla gitti. Gri balıkçıl kuş gibi parlak kanatlarını çalarak siyah boşluğa gitti.
Sonra duyuldu… Ağrı’daymış, Dersim dağlarında, Bingöl yaylalarında...
Bir daha gören olmadı onu.
S.ÜSTÜN AKBABA: Dağların diliydi