
Sanatçı Ferhat Tunç’un Dêrsim ağıtlarına yer verdiği ‘Şuwara Kirmanciyê’ adlı yeni albümü Mart ayında müzikseverlerle buluşuyor. Albüm, 3 Mart Dünya Özgür Müzik Günü’nde Avrupa’da çıkacak. Tunç, aynı gün albümün tanıtımı için Norveç’in Oslo kentinde konser verecek.
Kirmanckî dilinin yok olma tehlikesine karşı bir itirazdan doğan albüm, uluslararası bir proje olarak gerçekleştirilmiş. Albüm, Dêrsim Soykırımı’nın kamuoyuna anlatılması ve Kirmanckî dilinin yaşatılması için Dünya Etnik Müzik Arşivi’nde de yer alacak. Bundan dolayı albümde direniş önderlerinden Sêyid Rıza ve soykırım hakkında bilgiler de yer alıyor.
Dêrsim halkı, soykırım sırasında yaşadıklarını ağıtlarla günümüze taşıdı. Bu ağıtlardan bir seçkiyi oluşturan ‘Şuware Kirmanciyê’ albümünde, çarpıcı hikayeler var. ‘Wad Bo’ şarkısıyla başlıyor albüm. Ülkesinden sürülen genç bir adamın, geride kalan sevgilisine seslenişinin hikayesi. Çuxure ağıtı, Çuxur köyünden alınan erkek, kadın, yaşlı ve çocukların öldürülüşünü anlatır. ‘Phitê mi’ ve Ma Çi Di’ adlı ağıtlar da, askerlere yakalanmamak için kimi zaman ağlayan bebeklerini öldürmek, nehirlere atmak zorunda kalan annelerin haykırışıdır. ‘Biko’ ağıtının yanına iliştirilen hikaye ise, bir anlamda bütünün ana teması oluveriyor: Bu, Dêrsim dağlarında dört mevsim yeşil kalan Merx (Ardıç) ağacının hikayesidir. Merx’ın meyveleri, nesli tükenmekte olan bir kuş tarafından yenir ve çekirdekleri topraklara yayılır. Böylece Merx ağacı yetişir. Hikaye şu sözlerle bitiriliyor; „Bu kuşun nesli tehlike altında olduğu için merx de yok olmayla yüzyüze, tıpkı Kirmanciyê dili gibi...“
Sanatçı Ferhat Tunç ile tehlike altında olan anadilinde yaptığı albüme ilişkin konuştuk.
Şuware Kirmanciyê albümünü yapma fikri nereden doğdu?
Kirmanckî dilinin yok olma tehlikesine karşı itirazdan doğdu bu albüm. Kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olan Kirmanckî dilinin farklılığı ve özgünlüğünü açığa vurmaya niyetle bu albüme çalışıldı. Kirmanckî dilinin temel havzalarından biri olan Dêrsim, son yüzyılın sonu gelmez operasyonlarına sahne oldu. Orada, 1938 Tertelesi gibi programlanmış soykırımlar, bölgeyi tamamıyla insansızlaştırmayı amaçlayan yığınsal göçertmeler yaşandı. Sonuçta Kirmancların kavil kardeş yurdu Dêrsim, kendi otantik kimliğinden soyunduruldu. Ona başkalığını veren dil, kültür ve inanç sistemi önemli ölçüde tahrif edildi. Bugün UNESCO, yeryüzünde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunan diller arasında Kirmanckî’ye de dikkat çekiyor. Sözkonusu benim anadilim olunca, bir müzisyen olarak dile sahiplenmenin sorumluluğu ve zorunluluğunu da duyumsatır oldu bana.
Bu albümün öncellerinden farkı uluslararası bir proje olmasıdır. Ağıtların otantik yapılarını bozmadan senfonik bir harmoni içinde icrasını denedik.
Bu albümün Dünya Müzik Arşivi’ne Dêrsim’le ilgili yapılmış ilk ve önemli bir çalışma olduğunu belirtmek isterim. Kaybolan dilleri yeniden yaşama kazandırma projesi kapsamında bir ilk olarak Dünya Etnik Müzik Arşivi’nde yerini alacak. Burada önemli olan Dêrsim 37-38 Soykırımı’nı günümüze aktaran ağıtlarla dünyaya anlatmaktır.
Evet bu önemli. Peki albümü yapma süreci nasıl gelişti?
2010 yılı Dünya Özgür Müzik ödülüne değer görülmem bu albüm projesine vesile oldu. Konuyu ilkin tanıştığım bir UNESCO gönüllüsü ile konuştuk. Bir yıl sonra da merkezi Danimarka’da bulunan ve benim de elçisi olduğum Freemuse (Dünya Özgür Müzik Forumu) Başkanı Ole Raitov ile konuştum. Böylece süreç başlamış oldu. Raitov bu projenin Norveç ayağını kurdu ve Norveç’te bulunan Kirkelig Kulturverksted (KKV) ile ilişki oluşturdu. Ardından KKV Başkanı Erik Hillestad, 2010 yılı içinde iki kez Türkiye’ye geldi. Dêrsim tarihi, coğrafyası ve dili konularında görüşmeler yaptık.
Ben de sabahlara kadar Kirmanckî diksiyonumla ilgili eksiklikleri gidermek için ağıtlar üzerine çalıştım. 30’un üzerinde eseri, bu konuda deneyim ve tecrübe sahibi Dêrsimli dostlarım Emirali Yağan, Cemal Taş ve Hüseyin Ayrılmaz ile değerlendirdik. Amacımız Dêrsim tarihini çok yönlü özetleyecek ağıtları bu albümde toplamaktı. Seçim sürecinde ara vermek zorunda kaldık. Sonrasında albüm, 6 ayda İstanbul, Oslo ve Stockholm’da yapılan kayıtlarla şekillendi.
Projenin müzik direktörlüğünü dünya çapında tanınan gitarist Knut Reiersrud yaptı. Knut’a Dêrsim Soykırımı’nı anlatmamız zor olmadı. Ağıtların hikâyelerini okuyunca zaten kendisini bizim kadar bu acının içinde buldu. Knut, Dêrsim trajedisini yaptığı aranjelerle adeta yeniden canlandırdı. Knut’un gitarıyla adeta Dêrsim’in bombalanma anını hissedeceksiniz. Albümde Türkiye’den sadece duduk ve meyde Ertan Tekin, bağlamada Engin Arslan yer aldı. Geri kalan müzisyenler Norveç’li.
Okuyucularımıza albümün içeriğinden bahseder misiniz? Sanırım ağıtlar İngilizce de söyleniyor...
Albüm Dünya Müzik Arşivi için düşünüldü ve bu düşünceyle aranjeler yapıldı. Dinlediğinizde müzikal tat ve üslup olarak, ilk planda size çok tanıdık gelmeyebilir. Tanıdık gelen tek şey ağıtların kendisi olacaktır. Bununla da yetinilmedi, tarihsel-trajik boyutuyla bu ağıtların Kirmanckî’nin yanı sıra İngilizce olarak da seslendirilmesi sağlandı. Birçok ağıtta bana Oslo Kültür Kilisesi korosu İngilizce olarak eşlik etti. Bir anlamda Kirmanckî-İngilizce düeti ortaya çıkmış oldu. İngilizce söylenen bölümlerin, ağıtların sözleriyle aynı olmasına dikkat edildi. Bu sözler aynı zamanda söz yazarlığı da yapan Erik Hillestad tarafından düzenlendi. Yine Norveç’li sanatçı Marian Lisland tarafından müzikal aranjesi yapılarak koroya okutuldu.
Albümdeki ağıtlardan şu ana kadar hiç seslendirilmeyen var mı?
Başında ifade ettiğim gibi, albümün konseptini oluştururken özellikle bir şeye dikkat ettik. Dêrsim 37-38 soykırımıyla ilgili ağıtlardan en etkili olanlarını seçtik. Bu ağıtların hem en etkili hem de az biliniyor olmasına dikkat ettik. Bu ağıtlardan ‘Çuxure’ ve ‘Phitê mi’ ön plana çıktı. Ancak biz Dêrsim tarihini bir bütün olarak ele aldık ve bu bütünlük içerisinde 37-38 kıyımı öncesinde dillendirilen halk hikâyelerine de yer verdik. Mesela ‘Hawa Sile Suri’ bu tarz örneklerden biri. Aynı zamanda sevda ve aşk temalı ‘Hora Hora’ isimli eseri dahil ettik. Dêrsimlilerin Tertele dışında yaşadıkları trajedileri konu alan ağıtlardan biri olarak ‘Abaso’ya yer verdik.
Albümde yeni olarak yer alan parçalardan ikisinin sözleri araştırmacı-yazar Cemal Taş‘a ait. Albüme ismini veren ‘Şuwara Kirmanciyê’, yitip giden Kirmanciyê çağına yakılmış bir ağıt denemesidir. Ağıtların ağıtı diyeceğimiz bu parçanın sözleri Emirali Yağan’a ait. Albümde yer alan yeni ağıtlardan bir diğeri ‘Govendîa Milaketo’ (Ecinnilerin Düğünü). Bu şarkının da sözleri ve müziği Emirali Yağan’a aittir. Hem Cemal’in hem Emirali’nin albüme verdikleri emeği teslim etmeliyim. Bu albüm onların katkıları, desteğiyle amaçladığı çerçeveyi buldu.
Sanırım ilk defa tümden Kirmancki olan bir albüme imza atıyorsunuz. Nasıl bir duygu?
Dêrsim sözkonusu olduğunda taşıdığım duygular hep özel olmuştur. Dêrsim benim için ulaştıkça ulaşılmaz bulduğum bir sevgili oldu hep. Dêrsim için ne yaptıysam bana yetmedi ve hep daha fazlasını yapmak için çırpınıp durdum. Ancak dil konusunda eksikliğim vardı. Son beş yıl bu konuya pratik olarak yoğunlaştım. Şimdi beş yıl öncesine kıyasla Kirmanckî’yi daha iyi konuşuyorum. Dolayısıyla yıllarca Türkçe söylemiş biri olarak bugün bütünü anadilim olan ağıtlardan oluşan bir albümle dönmüş olmam son derece anlamlı ve bir o kadar da beni heyecanlandıran bir gelişme. Burada önemli olan çalışmanın müzikal boyutuyla bir dünya albümü niteliğinde çıkıyor olmasıdır. Kirmanckî’yi benden çok daha iyi söyleyen birçok değerli Dêrsimli arkadaşımız var şüphesiz. Zaten dil olarak onlardan çok daha iyi olduğumu söylemek iddiasında da değilim. Burada önemli olan bu dilin ve tarihin, çağdaş dünyanın rahatlıkla algılayabileceği bir müzikal tarzla sunuluyor olmasıdır. Bu müzikal sunum, Dêrsim davasını uluslararası alanda çok daha iyi bilinen bir dava haline gelmesine vesile olacaktır, buna inanıyorum.
DENİZ BİLGİN