O zaman köyümüzde okul yoktu. 1960’ta başladığım ilkokulu Dêrsim’ide eski bir Ermeni köyü olan Hakis’te okudum. Dedem bana evinde okuma fırsatı sunan aile ile dosttu. Geniş ailenin en yaşlı üyesi köyde Kuran okuyabilen tek insandı. Çevrede Musa ê Serkis (Serkis oğlu Musa) diye biliniyordu. Aile kanımca çok da uzak olmayan bir tarihte kimlik ve din değiştirmişti. Bu değişimin 1915’te yaşanan Ermeni soykırımının etkisiyle gerçekleştiğini sanıyorum. Benim dışımda aynı evde okuyan yabancı iki kardeş daha vardı. Beş yıllık eğitim süresi içinde, bu ailenin biri erkek olan çocuklarıyla kardeş gibi olmuştuk. Anne bizi öz çocuklarından ayırmıyor, baba ise bize hem babalık hem de öğretmenlik yapıyordu. Lise ve üniversite yıllarında da bu aile ile bağlarımı koparmadım, Dêrsim’i’de oturdukları sürece ziyaret ettim. İkinci ailem saydığım bu insanlara hep derin bir sevgi besledim.

İnkar düzeyine varmasa da, Kürt Halk Önderi ile tanışmadan önce çoğumuz kimlik bilincinden yoksunduk. Bu bilinç sayesinde öncelikle soykırım gerçeği ile yüzleştik. Kimliğe ilişkin cehaletimiz hükmünü hala icra eden kültürel soykırımın sonucuydu. Gaflet uykusundan uyanıp gözlerimizi açtığımız dünya, kimlikler ve kültürler mezarlığına dönüştürülmüş bir dünyaydı. Bu mezarlığa yatırılan elbette yalnızca Kürtler değildi. Başka kimlikler ve kültürler de aynı yerde Kürtlerle yan yana gömülmüştü. Bizim açımızdan uyanış, bu toprakların daha önceleri bir kardeş halklar bahçesi olduğunu fark etmek demekti. Dolayısıyla eğer bir diriliş olacaksa, bu sadece Kürtler için değil, öldüğüne inanılan tüm kültürler için bir diriliş olacaktı. Aynı kaderi paylaşmıştık ve kaderimizi kendimiz tayin edeceksek bunu yine birlikte başaracaktık. Deyim yerindeyse bu konuda güneş kadar nettik.
Daraltılmış adıyla Kürt Özgürlük Hareketi her zaman günümüzün mezardan da beter yapıları içinden her şeyden önce ütopya ile çıkış yapılacağına inanan bir hareket oldu. Bu hareketin ütopyası egemenlerin öldüğüne hükmettikleri kimliklerin can bulacağı ve farklılıkları temelinde bir arada özgürce yaşayacağı bir dünya kurmaktı. Mezar sessizliğinin hüküm sürdüğü Kürdistan’da Apocu Hareketi imkansızı başarmaya sevk eden de bu ütopyanın muhteşem gücü olmuştu. Uyanır uyanmaz açık gözle gördüğümüz rüya buydu. Ardından o günün rüyasını geleceğin gerçeğine çevirecek olan mücadele başladı. Yani mücadelemizin doğrultusunu belirleyen bu ütopyaydı. Che Guevara insanların hayallerinin büyüklüğü ölçüsünde özgür olacağını söylüyordu ve buna biz de inanıyorduk. İmanımızı büyüten bu ütopyanın gücüyle, yatırıldıkları mezarda halklarımızın üzerine dökülen kalın beton tabakasını kırma işine giriştik. Beton çatladığında başını kaldıran yalnızca Kürtler değil, bu coğrafyanın tüm kadim kültürleriydi.
‘Daraltılmış’ sözcüğünü bilerek kullandım ve nedenini açıklamaya çalışacağım. Kapitalizme en ağır insanlık suçu olan soykırım suçunu işlettiren milliyetçilik ideolojisidir. Bu anlamda milliyetçilik asla kabul edilemez ve milliyetçiliğin her türü lanetlidir. Kürt olgusunun örneği olmayan bir kültürel soykırım kıskacında tutulması nedeniyle bu gerçeği başkalarından daha iyi anladığımıza inanıyorum. Kullandıkları silahlara sarılarak sizi yok etmek isteyenlerle savaşırsanız er ya da geç onlara benzersiniz. Başka bir deyişle ateşi ateşle söndüremezsiniz. Kaldı ki Apocu Hareketin çıkışı Kürt Ulusal Hareketi içindeki ilkel milliyetçiliğe ve küçük burjuva milliyetçiliğine karşı mücadele temelinde oldu. Apocu Hareket en çok da bu konuda hassas davrandı. Bu yüzden de uzun yıllar ‘Kürt halkı’ yerine ‘Kürdistan halkı’ kavramını kullandı. Bu ülkede Kürtler dışında pek çok etnik ve dinsel topluluğun yaşadığını bilerek böylesi bir yaklaşımı benimsedi. Mayası temiz olan bu hareket her zaman milliyetçilikten uzak durdu.
Sözünü ettiğim daraltmaya düşmemek için Apocu Hareketi daha kapsayıcı bir kavram olan Özgürlük Hareketi biçiminde tanımlamak gerektiğine inanıyorum. Çıkış anından başlayarak bu hareketin pratiğine bir göz atan herkes bu belirlemenin doğruluğuna tanıklık etmekte zorluk çekmeyecektir. Özgürlük Hareketi Kürdistan’da farklı tüm kültürlerden gençleri bağrında topladı ve bileşimi yönünden aynı coğrafyanın çoklu kültürel yapısını en güzel tarzda yansıtan bir hareket oldu. Türk-Türkmen, Ermeni, Laz, Süryani-Keldani, Arap, Çerkez ve daha birçok kültürden genç bu hareketin saflarına aktı. Hepsi de kimlikler mezarlığına dönüştürülmüş Türkiye ve Kürdistan’ı özgür halklar bahçesi halinde yeniden inşa etmek için mücadele etti. Bunlardan birçoğu uzayıp giden şehitler kervanında yerini alıp ölümsüzleşti. Ütopyaları ya da ortak amaçları için kanını döktü, canını verdi.
Bir kez daha Dêrsim’e dönüyorum. Dêrsim’i tohum halinde toprağa düşen hakikat sözünün ilk filizlerini verdiği Kürdistan parçası oldu. Türk kökenli gençler Apocu Hareketin Ankara’daki gruplaşmasında büyük rol oynadılar. Hareket Dêrsim’e yöneldiğinde ise Ermeni kökenli gençlerin teveccühü ile karşılaştı. Bunlardan önde geleni büyük insan, örnek devrimci Veli Tayan’dı. Apocu Hareket sayesinde bu insanlar özlerine dönüyor ve yeniden kendi kökleriyle buluşuyorlardı. Kültürlerin dirilişine bundan daha iyi kanıt oluşturacak bir örnek bulunabilir mi? Önder Öcalan “Öyle anlar olur ki, tarih bir kişilikte yaşanır, kişilik bir tarihte yaşar” diyordu. Bu da işte öyleydi. Veli’nin kişiliğinde bir tarih yaşanıyor, kader ortaklığı yapmaya yönelmesi gereken iki halkın özgür birliği şekilleniyordu. Kuşkusuz buna Kürdistan’da gün yüzüne çıkan diğer etnik ve dinsel kimliklerin de eklenmesi gerekir.
Burada her şey eskiden olduğu gibi gelişsin, farklı kimlikler ve kültürlerden insanlar yine eskisi gibi Özgürlük Hareketi’nin saflarına aksın demiyorum. Özgürlük Hareketi farklı kimlikler ve kültürleri diriltti, bu noktada muazzam bir uyanışa yol açtı. Bu anlamda gerekli olan şey söz konusu kültürlerin demokratikleşmesi, başka bir deyişle bilinçli ve örgütlü bir pratiğe yönelip kendileri olma savaşımını başarıyla taçlandırmasıdır. Kendi gerçekliği temelinde örgütlenmedikçe ve örgütlenmiş olarak yaklaşmadıkça, halkların kardeşliği şiarını soyutluktan kurtaramayız. Her etnik ve dinsel kimlik farklılığını örgütlülüğü ile ortaya koymalı ve öteki kimliklerle bu temelde birlik oluşturmalıdır. Özgürlük Hareketi’nin istediği budur. Gerisi laf-ı güzaftır, saptırmadır.
Bazı çevreler KCK Eşbaşkanı Besê Hozat’ın bir açıklamasından yola çıkarak, deyim yerindeyse bir bardak suda fırtına kopardılar. Söz konusu açıklamada eksik bulunan ya da yanlış yorumlamaya açık yanlar olabilir. Dostluk bu yetersizlikler eleştirilir ve giderilmesi için çaba harcanırsa dostluktur. Ancak yetersiz kalması çoğu zaman kaçınılmaz sözlü bir röportajdan hareketle KCK’yi Ermeni, Yahudi ve Rum karşıtlığı yapmakla itham etmenin dostlukla ilişkisi olamaz. Sadece KCK’nin değil, onun gönlü temiz Eşbaşkanı’nın da bu tür suçlamaları hak etmediği kesindir.
Dostça eleştiriler ve uyarılara sonuna kadar açık olmanın KCK için bir ilke değeri taşıdığından eminim. Ama bir eksikliği karalama fırsatına dönüştürenlere Mevlana’nın sözleriyle cevap vermek isterim. “Ey kör! Benim suyumu sağ elinle iç, sağ elinle iç ki gözün açılsın, yoksa sen bu körlükle ne beni görebilir ne de benim bu sözlerimi anlayabilirsin. Burada söylemiş olduğum sağ elimden maksadım nedir? Doğru, güzel zandır, yani güzel düşüncedir.”
Kürtler gibi Ermeniler, Yahudiler ve Rumlar da homojen bir topluluk değildir. Nasıl Kürtler içinde diğer halklara düşmanlık yapan güçler varsa, Ermeni, Yahudi ve Rum toplumu içinde de Kürtlere düşman gözüyle bakan benzer güçler vardır. Kastedilenler özünde bunlardır. Gizlemek yerine bunları deşifre etmek halklar arasındaki kardeşlik köprüsünü yıkılmaz kılacaktır. Hepimizin görevi temelleri çoktan atılmış bu dostluk ve kardeşlik köprüsünü daha da sağlamlaştırmak olmalıdır.