
KOBANÊ'DE DİRENDİ, CIZÎR'DE DERS VERDİ... SİNEMACI ÖNDER ÇAKAR, DENEYİMİNİ PolitikART'a ANLATTI
Gemide, Laleli'de Bir Azize, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar ve Takva filmlerinin senaristi Önder Çakar, 14 ay önce gittiği Rojava'da çoğu 16 yaşında 12 gence birer senaryo yazdırıp bir de üstüne 12 film çekilmesinde önemli bir rol oynadı...
Senarist Çakar'ın Rojava deneyimi ilk olarak Kobanê sınırında nöbet tutanlara katılmasıyla başladı. Daha sonra bir şekilde sınırı geçip Kobanê'ye giden Çakar, yaralanıp Türkiye'ye dönünceye kadar Kobanê'deki direnişe katıldı. Fakat Rojava Devrimi'ne yapacağı katkı, sadece 'taş atmaktan' ibaret olmayacaktı. Türkiye'deki yaşamını geride bırakıp 14 ay boyunca devrimin inşasında çalışmalı ve temeline önemli taşlar döşemeliydi. Önder Çakar, bunu kendisinin sunabileceği en değerli katkı olarak düşündüğü sinemayla yaptı.
Bir süre önce Rojava'dan Türkiye'ye gelen Çakar ile Rojava Devrimi'ni, oradaki sinema deneyimini ve dahasını konuştuk...
Kobanê'ye neden gittiniz?
Orada Ortadoğu'ya sıkışmış bir iyilik ve kötülük savaşı vardı. Mutlaka iyiler kazanmalıydı, çünkü onlar haklıydı ve onların yanında durmak lazımdı. Yoksa dünyaya oradan yayılan büyük bir kötülük hâkim olacaktı. Ben de insanları seviyorum, bu yüzden gittim Kobanê'ye.
Ama siz bir senaristsiniz Kobanê kuşatma altındayken neden orada olma ihtiyacı duydunuz ki?
Kobanê'ye direnmeye gitmiştim, Cizîr Kantonu'na ise sinema dersi vermeye. O dönemde Kobanê düşman saldırısı altındayken Pirsûs'ta ve sınırdaki birçok köyde halklarımız nöbet tutuyordu. Önce orada bir nöbet tuttum ve sonra fırsatını bulup geçtim. Fakat özgürleştiğinde yoktum, yaralanmıştım. Bütün Rojava özgürleşmişti, Cizîr Kantonu, Serêkaniyê alınmıştı… Kobanê ise direniyordu. Koalisyon bombardımanı da daha başlamamıştı. Dolayısıyla oradaki o öz savunmayı gençler yapıyor ve bütün dünya da bunu hayranlıkla izliyordu. Öte yandan Rojavalılar, sadece direnişi değil, alternatif bir yaşamı da üreterek başta kadınlar olmak üzere insanlığa önemli bir özgürlük alanı yaratmaya çalışıyorlardı. İşte bu ortam, zaten sanatı bir hayli ilgilendirir. Yani düşünmeniz, felsefe yapmanız, rahatça, tasanız olmadan yaşamanız gereken özgür alanlar lazım. İşte Rojava, tam da öyle bir yer.
Kobanê kuşatması bitince orada kalıp sinema derslerine mi başladınız?
Kobanê'de kısa bir süre kaldıktan sonra yaralandım ve tedavi için Türkiye'ye geçtim. Daha sonra arkadaşlar aradı, Cizîr Kantonu'nda bir sanat akademisi açılacağını ve orada senaryo dersleri verip veremeyeceğimi sordu. Rojava Devrimi'nde görevimin bittiğini düşünmüyordum. Katkı yapabileceğim en değerli şeyin de bu olduğuna karar verdim ve Rojava'ya geri döndüm.
Siz gittiğinizde bir altyapı var mıydı yoksa en baştan birlikte mi başladınız sinemaya?
Orada zaten bir sinema çalışması vardı. Bazı kısa filmler ve belgeseller çekiliyordu. O arkadaşlarla tanıştık önce. Bir de enternasyonalist dayanışma için oraya gelen bir sürü arkadaş ve başka yetenekleri olup bunu inşaya katmak isteyen insanlar vardı. İtalyan, Fransız... Onlardan da sinemayla ilgili olanlarıyla bir araya geldik. Bakur'dan, Rojhilat'tan gelen bazı sinemacı, sanatçı arkadaşlar da aramızdaydı. Aralarında kameraman da vardı, sesçi de. Onlarla beraber bir sinema komünü oluşturduk önce. Birçok amacımız vardı. Film gösterme, olmayan sinemanın kurumlarını inşa etme gibi... Tabii ki devrimin perspektifiyle de doğru bir bağ kurarak. Çünkü düşünsenize: İşin temelini atıyorsunuz orada ve verebileceğiniz tek bir yanlış bilgilendirmenin, eğitimin vs. düzeltmesi yıllar alır. O yüzden binlerce insanın kanıyla kazanılmış bu devrime yapılan yeni sanat, öyle hataya çok yer vermeyen bir hassaslıktaydı. Sonrasında da akademi kurduk.
Sinema akademisi mi?
Sadece sinema değil, Şehit Yekta Sanat Akademisi. Güzel sanatların beş dalında eğitim veriyor: Resim, tiyatro, folklor, müzik ve sinema. Sinemada 12 tane öğrencimiz vardı. Bunlardan dördü kadın, çoğu 16 yaşındaydı. Onlarla toplamda 8-12 aylık bir eğitim süreci yaşadık. Ama hem süremiz azdı hem de dil sorunu yaşıyorduk. Senaryoda anlatmak istediğim fakat zamana yayılması gereken misal "mekân tanıtma, zaman aşımlar" gibi şeyler için vaktimiz azdı. Bu yüzden herkesten bir senaryo yazmasını istedik. Sonrasında bu 12 senaryonun iyi, kötü ayırmaksızın birer filmini çektiler. Dolayısıyla hatalarını ve eksikliklerini hem çekerken hem de montajlarken daha iyi kavrayacaklar ve iyi bir senaryo nasıl yazılır öğrenmiş olacaklardı. Tabii bu arada da senaryonun sahibi yönetmenlik yaparken diğer öğrencilerimiz ve komün üyelerimiz de kameraman ya da sesçi oldu. Bir pratik kazandırsın diye böyle bir laboratuvar çalışması yaptık.
Nasıl sonuçlar çıktı ortaya?
Aslında film çekmedik, çünkü bu bir dersti. 12 film, bazıları güzel, bazıları fena değil diyebilirim.
Savaşın ya da yeni bir yaşamı kurmanın etkisi ne kadar yansıyordu filmlere?
Biz senaryo dersinde önce bir cümle buluyoruz, o cümleye tema diyoruz, onun üzerine de sinopsis yazıyoruz. Dolayısıyla herkes kendi cümlesini kendi buldu. Ama bunda çok zorlandılar. Her şeyin ilk adımı çok zordur çünkü. Birbirinden farklı filmlerdi ama çoğu elbette devrimin ve savaşın etkisindeydi. Zaten bu kaçınılmazdı çünkü aşağı yukarı öğrencilerimin hepsinin ailesinden, birinci derece yakını şehitti. Orada her şey bitmiş değil, çatışmalar devam ediyor, özgürleşmemiş yerler var; bütün dünyanın orduları orada ve hepsinin çok süper silahları var insanlığa karşı. Her şey bir anda oldu, dünya savaşı bile başlayabilir ve bu çocuklar orada, 18-19 yaşında sinema öğrenmeye çalışıyor.
Rojava'da savaşın ortasında buradan kalkıp oradakilere sinema anlatmaya gittiniz. Sizce Rojava için sinema ne anlama geliyor?
Çok zor tabii, bir sürü acısı var ve bitmeyen bir şey savaş psikolojisi. Çünkü canlı bombalar patlıyor, Bakûr'da öz savunma direnişleri devam ediyordu. Onların sesleri geliyordu buraya. Rojava biliyorsun, Türkiye Kürdistanı'na sıfır noktasında. Nusaybin, Qamişlo'ya ve Gire Spî'ye çok yakın, tabii ki Kızıltepe de. Sonra Cizre çok yakın... Bakûr'da yaşananlar Rojava'daki herkesi çok üzüyordu. Bir de bazen bir şeyi seyretmek daha zordur. Bu psikolojiyle çocuklarımıza önce iyi bir insan, devrimci ve sinemacı olmayı öğretmeye çalıştık. Ne biliyorsak onlarla paylaştık. Rojava'da, savaşın ortasında bunları yapmaya çalışan bir fikir var ve bu insanlığa umuttur. Sadece başkaları için değil, onlar için de umuttu anlatmak... Güzeldi, ben de çok şey öğrendim.
Filmleri izleme şansımız olacak mı?
Elbette yaptıklarımızı dünya halklarına göstereceğiz. Yani dünyada yaşayan herkes bilsin istiyoruz. Artık hangi ülkenin seyircileri layık olacak bilmiyorum...
Peki, siz ne gibi hikâyeler biriktirdiniz, neler kaldı size bir senarist olarak Rojava'dan?
Oraya gidince boş vakitlerimde dolaştım, kardeşlerimi görmeye gittim. Şengal'e gittim, Êzîdî halkının durumunu dünya gözüyle görmeye... Arapları gördüm, izledim orada, arkadaşlarla konuştum.
Bu gidişlerimin ilkinde Şengal'den çok etkilendim. Şengal, dağın eteğine kurulu bir kent ve hemen çok yakınında da DAİŞ var. Kent düşmana yakın ve savunmasız olduğu için halk dağda yaşıyor ve kente inmiyor. Ve bir kent ki, 800-900 bin kişilik ama kimse yok. Savaşçılar var, onlar oranın güvenliğini sağlıyor. Bir de bazı hırsızlar var. İnsanların terk etmek zorunda kaldığı evlerden eşyalarını çalıyorlar. Onlar kendilerine ne isim veriyor bilmiyorum ama uluslararası politikada "Peşmerge" diye anılıyorlar... Orada gözümle gördüm, insanların eşyalarını yağmalıyorlar. Başka savaşçılar ise bilgisayarlardan okul sıralarına kadar 'bir gün çocuklarımız geri gelip burada okuyacak' diye sırtlarında güvenli yere taşıyıp koruyor. Bu beni çok etkiledi ve böyle bir kısa film yazdım. Sonra komündeki üyelerle de çektik. Bu güzel olunca bir iki tane daha çektik. Şimdi 3 tane kısa filmden oluşan bir uzun metraj filmimiz var. Adı şimdilik Yıkık Kent Hikâyeleri. İşte şimdi onun teknik işlerini yapıyoruz
Peki sizin Rojava'da sinema dışında gözlemledikleriniz neler? Hem inşa sürecine katılmış hem de dışarıdan o coğrafyaya gitmiş biri olarak... Orada nasıl bir devrim var?
Bence her şey tam olması gerektiği kadar. Büyük bir ölüm kalım mücadelesi veren, dört bir tarafından sınırları çevrilmiş, kapatılmış, ölü çocukları bile buzlu tırlarda bekletilen bir halk... Elinde avucunda yok, ona ait bütün yeraltı, yerüstü zenginliklerine birileri tarafından el konulmuş. Ve de bütün bir dünyanın gözü önünde direnmeye, varlık yokluk mücadelesi vermeye çalışıyor. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ciddiydi, çalışkandı, dürüsttü ve saftı. Gördüğüm bütün ilişkiler öyleydi.
Böylesi bir ortamda sizin için gündelik yaşamın zorlukları olmuyor muydu?
Rojava'da sert bir hayat var. Orada kafeler, restoranlar falan yok. Orada ölüm kalım mücadelesi veriliyor ve karşıdaki düşman olağanüstü kötü. Hatta bazen kendi kendime düşünüyorum, nasıl bu kadar kötü olabilir? Senaryo yazsanız, iyi insanı yazarsınız da kötü insanı bu kadar kötü yazamazsınız ki.
Evet, düşününce sanırım sinema da gerçekçi olmaz…
Kesinlikle gerçekçi olmaz, bu kadar kötü olabilir mi insan? Yanlış bilmiyorsam Perşembe günleri, öğleden sonra Rakka'da kadın pazarı var. Elleri kelepçeli kızları orada satıyorlar, açık arttırma ile. "Bu nasıl oluyor" diyorsunuz, 21'inci yüzyılda. Ki Rakka çok uzak da değil, mesela benim yasadığım yere 130- 140 kilometre mesafede. Mermi mesafesindesin yani, kötülüğe çok yakınsın. Onunla mücadele eden iyi bir şey var. Özellikle kadınlar açısından... Yaşamayan anlamıyor ve görmüyor olabilir ama Rojava Devrimi'nin gerçekten -hani sempatik görünsün diye söylenecek bir şey de değil, zaten gerek de yok sempatik görünmeye- bir kadın devrimi olduğu tartışmasız ve bu çok hoş... Çok büyük kazanımları var, özellikle Kürt ve Arap kadınları açısından. Çünkü o ataerkil toplumun bütün kötü özellikleri hâlâ orada da mevcut. Tabii ki devrim bunun önünde, kadının yanında. Kadın evleri var, kadınlar orada kendi sorunlarını kendileri tartışarak aşmaya çalışıyor. Misal kadına şiddet uygulayan bir koca varsa tutuklanıp yargılanıyor. Bunun dışında çok fazla komün var. Arkadaşlar ve Rojavalılar orada yeni ekonomik sistemi, komünler üzerinden inşa etmeye çalışıyor. Çok zor bir şey, yapmaya çalıştıkları...
Neden?
Çünkü Rojava ekonomik açıdan geri bırakılmış bir bölge. Rojava'nın bu geri bırakılmışlığının hesabını da sormak lazım. Fabrika olmayan bir yer orası. Yoksul, aslında buğday, tarım ve hayvancılık hatta petrol var. Ama petrolü çıkarmaya bile değmez ki nasıl satacaksın? Her taraf ablukada ve elektrik sıkıntısı, yoksulluk var. Tüm sınırların kapalı olmasının yarattığı ekonomik abluka, banka gibi şeylerin olmayışı, yurtdışındaki her şeyden kopmak... Öyle bir yerde yine de insanlığın sadece kendine, iradesine ve özüne güvenerek direnmesi muazzam. Tam benim beklediğim gibiydi. Yani devrimci bir durum var orada, arkadaşlar canhıraş çalışıyor. Birçok gencimiz, başta genç kadınlar büyük fedakarlıklarla dünyanın durduramadığı bu cinayet şebekesini durduruyor ve her geçen gün geriletiyor. İnsanları onların elinden kurtarıyorlar.
Son olarak Minbic de kurtarıldı.
Minbic'i duydum, çok sevindim çünkü orada bir sürü arkadaşımız şehit oldu, yaralandı. Savaşın böyle kötü yanları var ama ne yapalım; 21'inci yüzyılda Ortadoğu'da buna insanları mecbur bıraktılar.
Kendi iradelerini, evlerini, kapılarını korumak için savaşmak zorundalar ve yapıyorlar. Kurtarılmış olan yerlerde ise kadın meselesinden mahkemelere, eğitimden tarım komünlerine inşa devam ediyor ve edecek. Bunların hepsi çatışmaların da seyrine bağlı olarak, bazen emin adımlarla bazen de hızla ilerliyor. Bundan 13 ay önce gittiğim Rojava ile şimdiki arasında muazzam farklar var.
Nedir bunlar? Bir de gündelik yaşamla savaşın bu kadar iç içe olması hayatı hiç mi etkilemiyor?
Ben gitmeden önce Qamişlo'da bombalı saldırı oldu, çok yakındım. Bir vakurlukları var; savaşan bir ülkenin halkı olunduğunun bilinci bu. Mesela büyük ağıtlar ya da o patlamalar sonrası korku, panik gibi şeyler hiç görmedim. Dolayısıyla zaten evlatlarını veriyorlar. Savaş içlerinde ve gündelik hayatlarına bu şekilde yansıyor. Misal Minbic gibi bir yere hamle varsa, halk neredeyse 24 saat, berber salonundan kahveye her yerde bunu takip ediyor. Büyük bir ilgiyle hem de.
Rojava halkı devrimini yapar, yapmıştır; devrimler süreçtir zaten, öyle birilerinin köprünün tek tarafını kapatıp darbe yapmasına benzemez. Devrim süreçtir ve insan ruhunu da değiştirir. Zaten devrimleri yaşatacak olan, o enerjiyi yitirmeyecek, kuşaktan kuşağa akıtacak ruhsal devrimdir. Rojava işte tam da buna müsait bir ortam... Dolayısıyla Rojava Devrimi, dünyaya ama en çok da ona yakın yaşadığımız için bu coğrafyada bize umut vermeli. Orada bütün dünya kapitalizminin sinir olduğu; yıpratmak, zaafa düşürmek için bütün gücüyle çalıştığı komünal, cinsiyet, dinsel ve ırksal ayrım tanımadan oluşan bir yapı var ve paylaşımcı bir ekonomi oluşturulmaya çalışılıyor. Buna yardım etmekten başka ne yapabiliriz ki? Yardım etmeliyiz, başarılı olmasını ummalıyız. O bizim umudumuz olmalı. Eğer orası başarılabilirse, hem alternatif yaşam biçimleri, hem de bu devrimci durum bütün bölgeye yayılır ve Ortadoğu'ya barış gelir. İnsanlık için umut olur.
Peki gerçekten bahsedildiği gibi orada bütün halkların olduğu, yani sadece Kürtlerin olmadığı bir komünal yaşam mı kuruluyor?
Rojava'da Hristiyan, özellikle Süryaniler, Araplar, Kürtler dışında sayılabilecek ve ulusal kalabalık oluşturan cemaatler var; onların bir arada olduğu kentlerde sorun yok. Herkes birbirinden hoşnut ve memnun, hatta Araplar DAİŞ'le anılmaktan rahatsız. Süryaniler nüfus sayılarının yetersizliğinden şikâyetçi olmakla beraber Kürt Özgürlük Hareketi'nin demokratik ulus paradigmasında kendilerine açtığı yerden çok memnun. Ama elbette savaşın yarattığı gerginlikler, güvenlik sorunları oluyor. Misal Qamişlo'da sistemin askerleriyle çatışma çıkması gibi...
Savaşa inat 'yaşayarak' direnmek...
Kobanê'de yaralanmıştım, yaralılar evinin önünde oturuyordum, yanımda da Bakurlu bir arkadaş vardı. Karşı evden bir teyze çıktı, evinin önünü süpürüyor ama her tarafta bombalamalar, havanlar, yani beş dakika susmuyor silah sesleri, her şey toz toprak zaten. O kadar tozun toprağın içinde insanın bir yeri süpürmesinin çok anlamı yok. Bakûrlu arkadaşın tercümanlığıyla sordum teyzeye, "Niye süpürüyorsun, her yer toz duman?" "Çünkü benim evimin önü" dedi.
Onlar da orada savaşa inat yaşayarak direniyorlardı. Hayatlarından ödün vermemek için savaşmak... Bunu yapamayanlar da oldu, gittiler. Keşke yapanların sayısı daha çok olsaydı... Ama böyle oldu, yani kalanlar da gidenler de baş tacı elbette ama kalanların hatırı unutulmamalı. Mesela araba tamircileri vardı, orayı hiç terk etmeyen. Onlar mesela direniş içerisinde kaynak falan yapıyorlardı. Herkes savaşta elinden geldiğince çalışıyordu. Ekmek yapıyorlardı savaşçılar için çünkü yemek de yemeleri lazım. Çok uzun süren bir direnişti ve aslında kaybedebilirdik de, bir gün geri almak üzere kaybedebilirdik. Ama dediğim gibi her şey ölüm kalım mücadelesi içindeydi, halkın iradesi güçlü çıktı ve Kobanê düşmedi. Bakûr'un olağanüstü bir dayanışması oldu. Peşmergelerin silahları falan hava civa... Çünkü onlar siyaseten geldiler, durdular ve döndüler. Rol çalmaya gelmişlerdi. Ama sonra gördüler. Rol çalmak çok zor çünkü büyük bir halk direnişi söz konusu. Binlerce şehit var yani, kolay değil çalmak, kimse de çaldırmaz.
Bir yanımız devrim yapıyor
Kürt Özgürlük Hareketi sadece Kürtlere özgürlük vaat etmiyor, bir coğrafyaya özgürlük vaat ediyor ve biz de o coğrafyanın insanlarıyız. Dolayısıyla bence en umutlu olmamız gereken bir dönemdeyiz.
İstanbul'a geldim, 10 gün oldu, çevremde gördüğüm şey panik ve korku, "Burada artık yaşanmaz" diyenler var. Öyle değil işte, bu ideoloji Kürdistan'da sıkça söylediği bir şeyi Batı'da da sıkça tekrarlar oldu: Sadece "Ya seveceksin ya terk edeceksin..." Buna karşı 1987’den beri mücadele veren bir halk var, onlar terk etmediler, terk etmemeye çalışıyorlar. Çok vahim değil, aksine bence yakın tarihimizde demokrasi ve devrim güçleri hiç bu kadar kuvvetli ve güçlü olmamıştı. Bir yanımız devrim yapıyor, bu kolay bir iş mi? Onlar ne yapıyorlar? Onlar Türkçe Olimpiyatları düzenledikleri adamlarla kavga ediyorlar. Biz yeni bir hayat kuruyoruz, iddiamız o. O yüzden canımızı çok sıkan hadiselerle karşılaşıyoruz, Qamişlo bombalanmasından Cizre'deki bodrum katliamlarına kadar... Bu çok özel bir zafer anı bence. Ben bunları kendi gözlerimle gördüğüm için çok mutluyum, o yüzden de çok umutluyum. Kürtçe'de bir deyim vardı, yanlış hatırlamıyorsam 'beş deryanın yaylası' diyorlar bizim olduğumuz coğrafyaya, antik Kürtçe metinlerde. Beş denizin yaylası, çok güzel bir tabir. İşte bu yayla, Kürtlerin vatanı...
O bileğimizi hiç gevşetmemeliyiz
Orada bir toprak ele geçirilmiyor, mahalle kavgası değil bu. Orada olan, insanlara umut aşılayacak şey, o kazanılan yeri sonsuza kadar ayakta tutacak yeni bir medeniyet kurmak, yeni bir yapı oluşturmak. Saydığımız çerçevede, demokratik ulus yaratmak hoş bir deneyim, başarılacağına dair bir şüphem yok ama bunun bir süreç olduğu da unutulmamalı, hep uyanık olmalıyız. Düşman için Heval Serok şöyle diyor: Düşmanla bir alt alta, üst üste kavga halindeyiz. Düşmanın elinde bıçak var ve biz alttayız, onun bıçaklı elini tutmuşuz ama o bileğimizi hiç gevşetmemeliyiz. Çünkü o her an, o bıçağı kalbimize sokabilir. Belki de sokamaz, o da yorulmuştur ama ona ihtimal bile veremeyiz. Bütün kazanımlarımıza rağmen işimizin ne kadar zor olduğu açık. Neredeyse dünyanın bütün sistemleri bize karşı ve düşmanca bir tavır içerisinde. Bu bizi yalnızlaştırmıyor, çoğaltıyor aslında, haklı olduğumuzu gösteriyor. Biz dünyanın diğer kıtalarında yaşayan insanlarla çok hızlı bağ kurabiliriz. Kendimizi çok çabuk ifade edebiliriz ve bunu anlatabiliriz. Dolayısıyla hem uyanık olmalı, sağlam durmalıyız hem de korkmamalıyız. Çünkü bence o bıçağı düşmanın elinden almak üzereyiz. Rojava öyle bir şey yarattı, düşman düştü. Ben YPG-YPJ ve Demokratik Suriye Ordusu'nun Rakka'yı da çok rahat alabileceğini düşünüyorum. Hem çok disiplinliler hem de çok fedakârlar.