Çarşılar, insanın toplumsallaşma sürecinin can damarıdır. Rönesansın ve reformun liman kentlerinde başlaması bir tesadüf değildi elbette ve liman kentlerinin gelişkinliği de farklı kültürlerle olan ticari iletişimden  dolayı değil miydi? Yeni nesil çarşı ve pazara yabancı. Mega Centerler ve AVM'ler tüketim kültürüne esir edip özendirerek, kişilikleri ve benlikleri satın alıyor, insanın düşünce dokusunu bozuyor, bir nesne haline getirip hiçleştiriyor.

İnsanın çocukluğu, insanın öznel tarihidir bir bakıma ve yaşam boyu insanın yakasını bırakmaz, her şey çocukluğumuzdan yeşerip anlamını bulur. Altmışlı yılların Diyarbekir'inde Amed'inde iki çarşının adını çokça duyardım; "Çarşiya Şewitî ve Çarşiya Helebê". At arabalarından megafonla film tanıtımının yapıldığı, çarşaflı kaçakçı kadınların ev ev gezdiği, radyonun en büyük eğlence ve haber aracı olduğu yıllardı o yıllar. Gözü rastıklı ve yüzü “püf” kremli kaçakçı kadınlar, odaların ortasında açıverirlerdi bohçalarını. Halep'ten getirdikleri simli, ipekli saten kumaşlar koyu bir şurup gibi dağılırken, incik boncuklar şıngırdardı. Yakalanmaktan korkar, ikide bir kapıya bakarlardı. Sonra tüm asker mektuplarının postanesi ve buluşma yeri olan "Çarşiya Şewitî"ye gidip de akşam eve dönenler, bir yığın kaçakçı, kız kaçırma, sınır kavgası hikayeleriyle dönerlerdi. "Behna min teng bû, ez hinek herim Çarşiya Şewitî!" demeyen yok gibiydi. Dikana Bedo, Lastikçi Şefik aklımdan çıkmayan isimler. O yıllarda yenice çıkan margarinlere "Vita" yağına karşı tepki vardı, günlerce bu yağların Amerikan yağı olduğu ve içine zehir katıldığı konuşulmuştu.

Ne denli kentli olunursa olunsun “çarşı” sözcüğü çok sevilir. İsmet Zeki Eyüboğlu’nun etimoloji sözlüğüne göre çarşı: Farsça bir sözcük. Çâr-sû (Çar/ dört/sû/ yan, yön) Çarşı/çarşı diye geçiyor. Neyse bu işi dilbilimcilere bırakalım. 

Aşêf ise Kürtçe’de toprağı çapalama işi. Yazın başlamasıyla birlikte neredeyse karın tokluğuna Akdeniz’e, Ege’ye aşêfe gidiyor kadınlarımız.

  Çocukluğumuzun unutulmaz çarşısı “Çarşıya Şewıtî” hâlâ da renkleri, kokuları ve sesleriyle bir bütündür yüreğimizde. Vakıflar Hanı’nın bitişiğindeki Ragip Bey Camisi'nin (Halk dilinde Nakip Bey) ara sokağı züccaciyelerin, baharatçıların, kumaşçıların, ayakkabıcıların, çeyizliklerin, sebzecilerin sokağı oluvermiş. Öyle büyük ve dolambaçlı sokak da değil, neredeyse “L” şeklinde uzayıp giden bir sokakçıktan ibaret. Akşamüstleri iğne atılsa yere düşmeyecek. En çok da yabancıların uğrak yeri. Polis ve ast subay eşlerinin bilmediği yer yok. Japon ve Avrupa Pasajı’nı, Çarşiya Şewitî’yi, kuytu köşelerdeki ucuz yerleri en iyi onlar bilirler. Çok iyi ekonomisttirler, olmalarına da gerek yok, onlar işlerini iyi becerirler... Kıyasıya pazarlık yaparken, tek tük Kürtçe sözcükler de öğreniyorlar.

Bir istiridye gibi odamda yaşamı kitaplardan öğrenirken, ekonomiyle haşir neşir olmak istemiyor, yaratıcılığımın zedeleneceğinden ürküyordum. Yaşamın gerçekliğiyle karşı karşıya kalınca her şey, kendiliğinden rota değiştiriyor. Kolları sıvayıp çarşının ve pazarların ortasına dalıverdim. Yüzlere, kokulara, seslere kulak kabartırken, pazarlık yapmayı da öğrendim. Giz dolu gerçekliğin gerisinde, binlerce öykünün, romanın ipuçlarının sürgün verdiği asıl yer bu dünyaydı…

Sabahın erinde Aşêfçiler’e gitmek, rahatça alış veriş yapmak demektir. Her şey açılan bir tomurcuk gibidir. Sokağın başındaki meyvelerin ve sebzelerin üzerinde sabahın taze buğusunu görmek mümkündür. Kavruk tenli, kısık sesli satıcılar, “Mardin kirazı, kesmece karpuz, şekerpare kayısı!” diye bağırırken ne de ustalar. Kime nasıl davranacaklarını çok iyi biliyorlar. Fiyat biçici gözlerle müşterilerinin giyimine ve şivesine göre fiyat belirliyorlar. Hevsel bahçelerinden toplanan çeşitli otları, özellikle “Pırpırım” (semizotu) satan yaşlı kadınların sisli gözleri ve kırışıklıkları ne çok şey söylüyor!

Dükkanların temizliğini yapan esnaf düşüncelidir. Sabahın telaşlı gürültüsü dinmiş, zevke göre müzik yükselip alçalırken, ıslak toprak, baharat ve ciğer kokuları arasında dile gelmeyen düşünceler, umutlar, hüzünler, acılar ve sevdaların iç çekişini duyar gibi oluyor insan. Dükkanların içerlek odalarında, tentelerin gölgeliğinde, sararmış formika sehpalarda örüklü peynir ve çörekle kahvaltı yapanlar, ciğer şişini pide ekmeğine sıyıranlar, kırık güneşe karşı esneyenler, şalvarında tütün ufalayanlar, dengbêjin öksürüklü sesinde yoğunlaşanlar ile elektronik hesap makinasına dalanların yanı sıra süslenip püslenip çeyizlik alışverişine çıkan evlilik arifesindeki kızların yüzünde ne çok umut var. Damat adayı ile bir-iki erkek önde, kadınlar da arkadan izliyorlar. Gelin adayı kurbanlık koyun gibi süzülüyor, mahallenin ya da sülalenin muhtarlığını yapan bilmiş bir kadın karar veriyor. Gelin adayı her şeye boyun eğiyor, “Nırç!” diyemiyor. Damat adayının serçe parmağındaki kalın yüzü parlıyor, sonra da cep telefonu ile konuşurken öyle bir hava atıyor ki, değmeyin gitsin.

Pos bıyıklı bir adam, cıncık boncuk ile dolu tablasını düzeltirken, bir yandan da burnunu karıştırıyor. Öyle doğal bir edayla yapıyor ki, “Buyrin hadê werin!” diye bağırmayı da ihmal etmiyor. Yusuf Atılgan’ın “Anayurt Otel”indeki Zebercet geliyor aklıma. O garip bunalımlı Zebercet’te hep burnunu karıştırıp sümüğünü bir yerlere sürüyordu. Yabancı kadınlar çantalarına sıkıca yapışıyorlar. “Ah şekerim, geçen gün cüzdanını çaldırmıştı Atiye”diyor. Memleketlerine yolculuk olmalı; renkli puşiler, simli kumaşlar ve çocuk yelekleri için sıkı pazarlığa girişiyorlar. “Nabe, nabe diyorsun, olur işte, bak çokça alıyoruz.” Esnaf sinirlenip Kürtçe konuşunca “Eee kızma Türkçe konuş be kardeşim!” diyen kadına, “Anam bacım dilimdir, siz de jî boxçeçiler kimi qonuşuyorsız, bi şe anlamıyam ha!” dediğinde katıla katıla gülmek istedim. Esnafın antika sözlerini bilincimin bir köşesine kaydettim. Kuşluk vaktinin eli kulağındayken, çarşının uğultusu da yavaşlayacak ve akşamüstü deli dolu bir telaş başlayacak.

Bir ay önce Şehr-î Diyarbekir'ime gittiğimde, soluğu Balıkçılarbaşı'nda aldım. Sokaklar ve çarşılar ısısızdı, esnaf kaygılıydı. "Ülkem, kentim, acı çeken, direngen ve özgürlüğe ölümüne sevdalı halkım!" diye mırıldandım.