Türkiye’deki siyasal sistemin açmazları var ve yapısal olarak değişime tabii tutulması gerekiyor. Cumhuriyet Türkiye’si Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra Türk ulus-devleti olarak kuruldu. Osmanlı’nın son dönemlerinde Ermeni Soykırımı, öncesinden Asuri-Süryani Soykırımı ile büyük toplumsal kırımlar yaşandı. 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulurken „Bu meclis Kürtlerin ve Türklerin meclisidir“ söylemi hemen unutuldu. 24 Temmuz 1923’te ise Lozan Antlaşması ile Cumhuriyet Türkiye’si ise kuruluş döneminin hemen sonrasında kendisine Misak-ı Milli diye sınırlar belirledi. Bu sınırlar içinde Türk-Sünni Müslüman dışındaki etnik, dinsel ve kültürel farklılıkları inkar-imha ve asimilasyona tabii tutarak kendisini bugüne kadar getirdi.
Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Asuri ve Süryaniler gibi Anadolu ve Mezopotamya’nın farklı halklar ile Hıristiyan, Alevi, Êzîdî vb inançlar tanınmadı. Şiddet ve baskı politikalarıyla ya kitle kıyımı ya da göçe zorlanarak bu toplumların temel hak ve özgürlükleri yok sayıldı. Ancak bu halklar ve inançlar bütün baskılara rağmen kendisini var etmeyi ve sürdürmeyi bir şekilde başardılar. Türk ulus-devleti Sünni müslüman ve Türk ırkçılığını sentezleyerek kendisini sürdürmek istemesi nedeniyle Cumhuriyet tarihi ne parlamenter sistemin asgari demokratik ölçülerini ne de temel hak ve özgürlüklerin gereklerine göre kendisini yapılandırmadı. „Bölünme, devletin bekası, tek millet, tek din, tek vatan, tek bayrak“ söylemi ile kendisini bürokratik ve askeri yapılandırma ile sürdürmek isteyen TC devleti, kendisini sürekli tazeleyen askeri darbe ve statükocu cumhuriyetçi sistemle kendisini küresel ve bölgesel sisteme dahil etmeye çalıştı.
Cumhuriyetin kuruluş süreci ve sonrasında „Batıya dönük, laik“ yapılanma ile küresel kapitalist sistemin çevresine kendisini iliştirerek; jeostratejik durumunu da pazarlayarak 90 yılını geride bıraktı. Ancak TC kuruluş sürecinden günümüze kadar kendisini „Doğu-Batı“, „Sosyalist-Kapitalist“ kutuplar arasında güç dengesine göre ulus-devlet olarak varlığını sürdürdü. NATO, ABD ve AB ile stratejik bağlamda ilişkiler geliştiren TC, 1990’lı yılların sonlarından itibaren Kemalist statüko ile küresel ve bölgesel siyasete entegre olamayacağını gördü. Siyasal İslamın farklı tonlarını devlet içine alarak kendisini sürdürmek istedi. Cumhuriyeti restore etmeyi esas alan politikaların odağına ise Recep Tayyip Erdoğan ve ekibinin Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile yoluna devam kararı alan TC, bu iktidar bloğu ile kendisini yapılandırırken liberal görünümlü, cumhuriyetin yumuşatılarak inkar sisteminden vazgeçeceği algısı yarattı. Ve Kürt Özgürlük Mücadelesi’nin de Cumhuriyetin yeniden ve demokratik olarak yapılandırılması için siyasete verdiği şansı; AKP, kendi hegemonyasını kurma avantajına dönüştürmek istedi.
Tayyip Erdoğan’ın 2002’den itibaren liberal, AB yanlısı, görece demokratik oluşumları, Fethullah Gülencilerle birlikte oluşturduğu dinci-milliyetçi-cinsiyetçi cephe ile önce Kemalist statükonun güç odakları olan Türk Silahlı Kuvvetlerini zayıflattı. Daha sonra zayıflamış TSK’deki Ergenekoncu-Kemalist güçleri kendisine yedekleyerek bu kez de, liberal-demokratik güçler ile Fethullah Gülenci güç odaklarını tasfiye edip, kendi hegemonyasını oluşturma planını hayata geçirdi. TC devleti içinde, askeri ve yargı bürokrasisini, mülki idari amirlikleri, Emniyeti, MİT’i, finans-sermayenin Anadolu ayağını kendi hegemonyasına temel alarak; Kürtleri de ezmeyi hedefleyen Erdoğan ve AKP-MHP ittifak gücü şimdi de bu hegemonik siyasetini Anayasa değişikliği ile yasal ve meşru kılmak istemektedir.
Bunun için de her alanda baskı politikalarını geliştirerek, askeri darbe, terör, bölünme vb gerekçeleri öne sürüp siyasette ve toplumda kutuplaşma yaratıp istediğini yapmak istiyor. Ve bunu da Kürtlerle savaşarak; savaşın şiddetini arttırarak yapmayı planlıyor ve uyguluyor. Yani Tayyip Erdoğan; yeni oluşturduğu milliyetçi-dinci-cinsiyetçi faşist blokla; Türkiye’yi tekçi-totaliter bir yönetime kavuşturarak cumhuriyeti restore etmek istiyor. Oysa bu plan çok kırılgan, her yönü ile çöküşü daha da hızlandıracak. Çünkü Kürt Özgürlük Hareketi’nin varoluşsal direniş karakteri, bölgesel ve küresel güç dengeleri Türk devletinin tekçi yapılanma ile bu coğrafyada kendisini sürdüremeyeceğini; sadece savaş ve şiddet ile sürdürebileceğini ve bunun da çok zor olacağını herkes biliyor ve görüyor. Ama Tayyip Erdoğan; kendisini, ailesini ve birkaç yakınını korumak için bu totaliter sistemin Türkiye’de yönetim modeli olmasını istiyor. Bunun için de gözü dönmüş; önümüzdeki hafta, referandum öncesi ve sonrası süreçte büyük provokasyonlar yaparak kendi faşist blokunu sürdürmeyi; toplumu kendi siyasal sistemine rıza göstermeye zorlayacak bir tutuma girecektir.
Yani Kürtlere askeri ve siyasi zoru dayatacak. Toplumun kırılma ve kutuplaşma hatlarında farklı provokasyonlar geliştirecek. Ama bunun karşılığında Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye demokrasi güçleri doğal olarak sert bir direniş içerisine girecek. Ve buna ek olarak AKP içinde ve tabanında, MHP içinde ve tabanındaki hoşnutsuzluklar, Ergenekon-Doğu Perinçek grubu, bölgesel ve küresel güçlerin de bu atmosferden faydalanacak taktikleri TC’yi çöküşün; çöküş bile olmasa bitişin sınırına getireceklerdir. Bu nedenle demokrasi güçleri nasıl bir ülke istiyorlarsa ona çok yakınlar. Bu nedenle de en geniş demokratik cephe ile sokakta olmayı tercih ederek AKP-MHP faşizmini bitirebilirler.