İnsanların zaaf ve yetmezlikleriyle yüzleşmek yerine, kendilerinden farklı olanı daha aşağı-hakir görerek, egolarını tatmin etmeyi seçmeleri, egemenlerin de işine gelen bir durumdur.
Halkların aralarındaki sosyo-kültürel farklılıkları ve çelişkileri bir kenara bırakarak yan yana gelip birleşmeleri, her zaman egemenleri korkutmuştur. Bu yüzden erk olanlar, bilerek halklar arası çelişkileri derinleştirme siyaseti izlerler. Tarih, egemenlerin halkları, farklı kültürel ve inanç gruplarını bilerek birbirilerine düşürdükleri provokatif olaylarla doludur.
Sürekli üstün oldukları telkin edilen millet ve ırklar, kendilerine benzemeyenlerin kültür ve alışkanlıklarıyla hatta fiziksel görünümleriyle dalga geçmeyi severler. O kadar ki bazen hakarete varan aşağılamalar “üstün” addedilenin edebiyatına, sanatına, bir bütün olarak kültürüne kadar yansır.
Örnek vermek için çok uzağa gitmeden, yanı başımızdaki halktan başlarsak; Ermeni dölü, pis Arap, kıro Kürt nitelemeleri, hep Türklüğün sarsılmaz karizmasını kanıtlamaya hizmet eden deyimlerden birkaç tanesidir sadece.
Bunun için; bu sıra sosyal medyada gündem olan futbolcu Emre’nin, siyah bir meslektaşına “pis zenci” demesi, pek de anlaşılmaz gelmemeli.
Derdim, bu tür ırkçı söylemleri sıradanlaştırıp masum göstermek değil elbette. Irkçı düşünce ve ifadelerin insanca olan hiçbir şeyde yeri yoktur kesinlikle. Zaten bunu böyle bilince çıkarabilmektir önemli olan.
Yoksa; Futbol sahasında geçen bu ırkçı olayı bütün şiddetiyle lanetlerken diğer tarafta halkın iradesiyle seçilmiş bir milletvekiline, sırf Kürt olduğu için şiddet uygulayan devletin polisine ses çıkarmamak, samimiyetsizlik ve bizzat ırkçılıktan başka bir şey değildir.
Türk veya Müslüman olmayanı aşağılama hakkını kendinde gören bir resmi kültürde yetişen Emre’nin, bu ırkçı sözleri söyleyebilmesine “şok olanların” iktidar milletvekilleriyle saf tutup, “hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz” naraları atanlara karşı da şok olduklarına inanmak isterim.
Eşitlik, adalet ve demokrasi kavramlarının sadece sözcüklerde kaldığı bir ülkede “adı var kendi yok” durumu, hayat tarzı haline geldi neredeyse. İnsan olarak haklarımıza tecavüz edilmesine itiraz ettiğimizde, pişkince yüzümüze sırıtılarak, bu ülkede İnsan haklarından sorumlu devlet bakanlığının varlığı hatırlatıldı bize?!
Hep devletin insana dair değerlerinde içi boş bir tabelacılıktan yakınıyoruz ya, ortada olan bir durum daha var ki; o da yöneticilerimiz kadar halkımızın da tabelacılığı çok sevmeye başladığıdır.
İmam-cemaat ilişkisi midir bilmem ama çok mütevazi, ortalama bir vatandaşın dahi tabelacılığı ne kadar önemsediği, günlük hayatta ve her ortamda gözümüze çarpar oldu.
İçine düşülen yoksulluk ve çaresizliği cafcaflı bir örtüyle maskelemek ister gibi ucuz bir şaşaanın kıyısından yürüyor her şey.
Özellikle metropollerde olmak üzere; evde, sokakta, çarşı-pazarda, arkasında gizli bütün ‘yok’luğu gölgelemek üzere dizayn edilmiş, yapay bir görkem almış başını gidiyor.
Kurulan yapıların işlevi, sağlamlığı ve vatandaşa getirisinden, bu yapılarda insana verilen ya da verilecek hizmetin içeriğinden çok, atılan temeli ve yapılan açılış törenlerini önemseyen bir kültürle büyüdük.
80’li yıllardan bu yana, beyinlerimize pompalanan çarpık ve yoz kültür, abartıyı hayatımızın bir parçası haline getirdi.
Netekim, darbe sonrası cuntanın, bilinçli bir siyasetle toplumda hakim kılmaya çalıştığı suni değerler, yaşamın her alanına sirayet etmekte gecikmedi.
Hayatı yorumlayış biçimimiz manipüle edilirken, yaşama ilişkin yüceltilmesi gereken insani değerler, sinsice ve giderek yerini tamamen maddi değerlere bıraktığında, birçoğumuz farkına bile varamadık.
İnsanı, hayatı ve otoriteyi sorgulamaktan uzak tutacak her şey, günün trendi, Batılı ve modern olarak sunuldu. İnsanlarda da bu “çağımızın olmazsa olmazı, modern” olana sahip olabilmek için ‘her yol mubahtır’ algısı yaratıldı.
Kendisini ayakta tutabilecek, maddi bir gelirden yoksun bir vatandaş ekmek bulamazken, makbul olan herhangi bir markanın ürününe sahip olduğunda, sanki sınıf atlamış gibi boş bir duyguya itildi mesela.
Vatandaşın toplum içindeki saygınlığı, bindiği arabanın markası ve üstündeki kıyafetin ederi ile ölçülür olduğuna kimse şaşırmıyor artık.
Yozlaşma ve yabancılaşma genlerimize işlemeden, bir U dönüşü yapmanın zamanıdır. ‘Biçimi değil de özü önemsemeyi’ toplumsal bir değer haline getirebildiğimiz zaman, bir tabela toplumu olmaktan kurtulabileceğiz!
Tabela demokrasisi