Umur Hozatlı

Büyük bir çöküşün göstergesi olan binlerce ayrıntıyı ıskalıyor; açıklarını, eksiklerini yalanlarla doldurmaya çalışıyor, o kadar çok yalan söylüyor ki yalanlar birbirine karışıyor, insanlar yalanlarını değil doğrularını konuşuyor artık.

Iskaladığı ayrıntılar onu bitiriyor.

Yoksulları sevmiyor, muhaliflerinden, muhalif düşünceden nefret ediyor, dininden ve mezhebinden olmayanı dinci kibriyle eziyor, tüm bu hassas noktaları “ben yaratılanı yaratandan ötürü seviyorum” yalanıyla kapatmaya çalışıyor ama ıskaladığı her ayrıntı yine de onu bitiriyor.

Aşkın ne olduğunu bilmiyor, evlendiği kadına aşık değil, sevmiyor bile, geçenlerde 64 yaşında itiraf ettiğinde kimse şaşırmadı; halka yaklaşımı, yaşam biçimi ve iktidardaki icraat tarzı bunun teminatıydı; görücü usulüyle evlenmiş, dini vecibeler ve mahalle geleneği uyarınca aile kurmuş, öyle yaşıyor, hayatında alışkanlıklardan öte bir şey yok, tam bir aşk ve sevgi fukarası.

Bu yüzden hayatın tüm güzel ayrıntılarını ıskalıyor.

Iskaladıkça yalnızlaşıyor, mutsuzlaşıyor.

Hiç aşık olmamak ne demek…

Hayatı boyunca aşık olmamış bir adamın kalbi tabut gibidir.

Sadece ölüyü sever.

Böyle bir adamın eline ülke verirseniz insanları ölüme mahkum eder, tabut başlarında bolca konuşması, insanların ölmesi için projeler, planlar geliştirmesi bundandır; bir tabut ölü varsa tabuttur, yoksa birbirine çakılmış tahta parçalarından oluşan büyük mutsuzluktur.

Bu adam bu haliyle muazzam mutsuz ve yalnızdır.

Ve tabut yalnızlığı tehlikelidir, sürekli ölü ister.

Şimdi hayatının geri kalanının akıbetini belirleyecek olan seçimden önce Kandil’e saldırı planı yapması bunun ürünüdür, derdi Kandil’i yenmek değil, ölüye ihtiyacı var, oy almak için ıskaladığı pozitif ayrıntıların yerini doldurmak için milliyetçilik damarını coşturması gerekiyor, bunun için ölüye ihtiyacı var.

Zaten toplumun yarısını kendine benzetmiş, onlardan güç alıyor, motivasyon sağlıyor, mitinglerinde düşmanlarından bahsederken kalabalığın hep bir ağızdan “idam” diye bağırması tabutun ölüye sevdasıdır.

Bu sevdadan güç alıyor ve istediğini yapabileceğini sanıyor, doğrusu yapıyor da; hak, hukuk, adalet ve doğru umurunda değil, Muaviye gibi davranıyor.

Sanırım ona öykünüyor.

Bilinen ibretlik bir hikayedir…

Hazret-i Ali’ye ezeli düşman olan Muaviye Şam’da, Ali Küfe’dedir…

Küfeli bir tüccar günün birinde devesine binip Şam’a gider. Pazar yerine vardığında zorbanın biri “Bu dişi deve benim” deyip el koymaya kalkışır. Küfeli “Bu deve dişi değil, erkek ve benimdir” diye itiraz eder, tartışma büyür ve ciddi bir kalabalık toplanır.

Durum Muaviye’ye iletilir, Muaviye kalkıp olay yerine gelir, devenin sahibine sorar, adam “Küfe’den bu deveyle geldim, benimdir” der. Zorba itiraz eder, “Hayır, bu dişi deve benim” der.

Durumdan vazife çıkaran Muaviye fırsatı kaçırmaz ve kinayeli bir şekilde kalabalığa sorar, kalabalık hep bir ağızdan “Bu dişi deve Şamlı’nındır, Küfeli’nin değil” der.

Küfeli tüccar duruma itiraz edecekken Muaviye adamı kenara çeker ve şöyle der: “Sen de ben de biliyoruz ki deve erkek ve senin. Küfe’ye gidince Ali’ye de ki, Muaviye’nin dişi deve ile erkek deveyi ayırt edemeyen ve ne dese tamam diyen on bin adamı var, ona göre”.

İşte mesele tam olarak bu, benzerlik bu; hayattaki güzellikleri ıskalayan tabut kalpli adamın gittiği yol bu.

Ve aşkı, sevgiyi, barışı, özgürlüğü, çağdaş yaşamayı ıskalayarak tehlikeli bir yalnızlığa mahkum olan adam tehlikeli cahilliğin pençesindeki yandaşlarına güvenerek yoluna devam edeceğini sanıyor.   

Muaviye’ye öykünüyor.

Ama yanılıyor…

Muaviye’nin ıskaladığı bir şey vardı; Ali akıllı, zeki ve bilgeydi, onun yolundan gidenler de düsturunu, şiarını iyi anlayıp benimseyenlerdi.

Sıffin savaşı ikisi için de dönüm noktasıydı; ordular Rakka’nın doğusundaki Sıffin Ovası’nda konumlandı, Ali savaşmak istemiyordu, bunun için çok defa barış elçisi gönderdi ancak Muaviye barış istemiyordu, Amr İbnül As ile ittifak yapıp Ali’ye karşı türlü oyunlar oynamaya başladı.

Ama…

Sonunda Ali kazandı.