Egemenliğin kayıtsız-şartsız bir şekilde tek elde toplandığı, daha çok İslamiyetin yaşandığı ülkelerde/devletlerde, hükümdarın (kral, başbakan, cumhurbaşkanı) mualif şahsiyetler karşısında başvurduğu son çare, kendi takdir hakkını kullanarak gizli/açıktan verdiği ölüm cezasıdır. Emevileri ve Abbasileri bir yana bırakalım! Tarihsel süreç içerisinde Selçuklularla başlayan, Osmanlıdan günümüze değin gelen "cinayet tarz-ı siyeseti" olarak da modern literatürde yer alan "siyasi cinayetler, faili meçhul cinayetler" muhalif insanların fiziken ortadan kaldırılmasına işaret eder. Konuyla alakalı olarak Osmanlı yazım tarihinde birçok kavram türetilmiştir. Örneğin "dar-ı siyaset", tığ-i siyaset, seyf-i siyaset, şimşir-i siyaset, kemend-i siyaset, eşedd-i siyaset, meydan-ı siyaset" gibi benzerı kavramları sıralayabiliriz.

Arapça bir sözcük olduğu sanılan "Siyaset" kavramı; "Ülke idaresi, Ceza, Ceza olarak öldürme, Politika, Diplomatik" gibi yan kavramları da kendi içinde barındırır. Selçuklu devletinin Vezir‘i (bakan, padişah adına yetkili) ve "Siyâsetnâme/ Siyeru'l-mülk)" adlı kitabın yazarı olan Nizam’ül-Mülk (Ali bin İshak et-Tûs, 1018-1092), Hasan Sabah’ın (1050-1124) Alamut fedailerinden İbni Tahir tarafından zehirli bir hancerle öldürüldü. Selçuklu devletine akıl danışmanlığı da yapan Siyâsetnâmesinde Nizam’ül-Mülk; "siyaset" kavramını, "devlete karşı işlenen bir suçun cezası" olarak telaki etmiş ve suçun  türüne göre verilecek olan cezanın (ölüm) infazı ise padişahın emriyle gerçekleşeceğini belirtmiştir. Dolayısıyla Selçuklularda da "siyaset" kavramının "ölüm/öldürme" cezasıyla direkt ilintisinin olduğu kolayca anlaşılmakatdır.

Osmanlıda sıkça başvurulan baba-evlat hali-katli; modern Cumhurriyetin elit yöneticilerinin, kendilerine-yönettikleri rejime karşı duran muhalifleri ortadan kaldırmalarıyla devam etmiştir. Bundandır ki; modern Cumhurriyette, bu yönteme sıkça başvurulmuş ve özellikede 1990'lı yıllardan günümüze kadar daha çok Kürt, Alevi Solcu kimlikli 20 bine yakın insan, faili meçhul formülasyonuyla ortadan kaldırılmıştır. İşte bunun en son örneği ise, bir "barış elçisi" olan, 1966 yılında Cizre’de dünyaya gelen, Diyarbakır Baro başkanı Avukat Tahir Elçi’dir. 14 Ekim’de katıldığı CNN Türk tv kanalında "PKK, terör örgütü değildir. Siyasi bir harakettir!" benzeri düşüncelerini dillendirmişti. Medyadaki linç kampanyaları sonrasında, hakkında çıkarılan tutuklama kararıyla, sözlerinin arkasında durmuş ve mahkemenin verdiği 7,5 yıl ceza istemiyle, yargılanmak üzere serbest (20.10.15) bırakılmıştı. 28.11.15 tarihinde ise Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaptığı bir basın açıklaması sırasında, hunharca katledildi. Yani "meydan-ı siyaset" edildi.

Nizam’ül-Mülk’ün 11.yüzyılda ortaya attığı bu tarz-ı siyaset olgusu günümüze kadar gelmiş ve en son kertede daha çok Kürtlere, Alevilere ve Solculara karşı uygulanmıştır. Muhalif düşünceye sahip olan insanların fiziken ortadan kaldırılması, faillerinin bulunmaması, bulunsada anında, "zaman aşımı hukuk!" kurallarının devreye girmesiyle, maktül’ün kanı hep yerde kalmıştır. 1990’lı yllardan beri Kürdistan’da siyasetçiler, avukatlar, öğrenciler, gazeteciler, gazete satan çocukar, dokrorlar, öğretmenler, işadamları, insan hakları savunucuları, köylüler ve daha birçok meslek mensubu Kürtler; Nizam’ül-Mülk’ün de bellirttiği gibi, devlete karşı suç işlediklerinden ötürü, dönemin padişahlarının emriyle "siyaset" edilerek, fiziken ortadan kaldırıldılar. Yetkililer bu yöntemi, "faili mechul cinayet" tamlamalarıyla hep gündemde tuttular. İşte Tahir Elçi’nin neden hapsedilmediği, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraklıdığının gizli formülü; meğerse onun meydan-ı siyaset edilmesi gerektiğinden ötürüymüş! Hal böyle olunca, Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanmaları, Tahir Elçi’ye kıyasla daha şanslı olmalarına yorumlanmalıdır!