“PKK bir terör örgütü değildir. PKK’nin bazı eylemleri terör-vari, terör niteliğinde olsa bile PKK silahlı, siyasal bir harekettir. Toplumda çok ciddi desteği olan bir harekettir.” (Tahir Elçi, CNN Türk, 14 Ekim 2015)


Bu sözlerinin üzerinden yaklaşık 1,5 ay sonra Tahir Elçi öldürüldü. Türkiye’nin televizyon tarihçesi boyunca, ana akım sayılabilecek, her siyasi eğilime sahip insanın izlediği bu derece popüler bir programa katılmasına izin verilen hiç kimse “PKK bir terör örgütü değildir“ cümlesini kurmaya cüret edememişti. Sonraki gün sonra katıldığı İMC TV yanında Tahir Elçi planlı bir şekilde bu cümleyi kurmadığını, tartışmanın kendi dinamikleri çerçevesinde buraya gelindiğini kaydetmişti. On yıllardır hep böyle olmadı mı? Ana akım kanallarda yapılan tartışma programlarına çıkabilen ve Kürt meselesi konusunda devlet politikalarına eleştirel bir tavrı olan herkes bu şekilde köşeye sıkıştırıldı. Her Kürt siyasetçi, her eleştirel gazeteci veya akademisyen ''Şimdi siz PKK terör örgütü değildir demeye mi çalışıyorsunuz?” deyip egemen kibriyle köşeye çekilen ve karşısındakinin diplomatik bir dille dert anlatma çabasını keyifle izleyen adamlara maruz kaldı. Bu kıvranma hallerine şahitlik etmenin biriktirdiği mutsuzlukla milyonlarca Kürt, on yıllar boyunca Tahir Elçi anını bekledi. Türkiye televizyonlarında ifade özgürlüğü tiyatrosu oynanırken bir kişinin çıkıp bu tiyatro sahnesini yıkmasını umut ediyordu. Tahir Elçi tarihe böyle geçti. Perdeyi yırttı. AKP’den henüz dayak yemiş Doğan Medya’nın da katılımıyla Tahir Elçi önce medyada linç edildi. Sonra da devletin en üst düzeyinden gelen emirle yargı süreci başlatıldı. Hrant Dink, devlet içinde Kemalistler ve AKP çatışırken benzer bir usul ile öldürülmüştü. Tahir Elçi suikastı ise farklı. Devleti tamamen ele geçirmiş olan AKP, yeni bir katliam politikası çerçevesinde Elçi’yi öldürdü.  Bu yeni politikanın ne olduğunu esaslı bir şekilde ele almak gerekiyor. 


Bir devlet politikası olarak kusursuz cinayet kusursuz katliam 

Hukukçular arasında on yıllarca tartışılan bir konu vardır: Kusursuz cinayet mümkün müdür? Diğer bir deyişle, faili belli olsa da hukuki kurallar çerçevesinde ispat edilemeyen ve daha da önemlisi cezalandırılması neredeyse imkansız cinayet işlenebilir mi? Hakkında bir sürü film çekilen, yüzlerce makaleler yazılan bu konuya AKP son 6 aydır mikro değil makro ölçekte net bir cevap veriyor: Mümkündür. Hukuki cezalandırmayı bir yana bırakalım, AKP kendisi için siyaseten bir maliyet doğurmayan bilakis fayda sağlayan cinayet/katliam işleme stratejisini geliştirdi. Katliamların ve cinayetlerin faili AKP/devlet olsa da, bu devlet politikasına karşı hakikati savunmak ve kitleleri bu yönde ikna etmek AKP’nin yeni politikası çerçevesinde neredeyse imkansız bir hal alıyor. 1990’lı yılların aksine yeni bir devlet politikası söz konusu. 90’lı yıllarda devlet kontrgerilla yapılanmalarıyla (JİTEM ve Hizbullah) topyekun savaş konsepti üzerinden Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaşmaktı. Bu savaş sürecinde halkın bilgiye ve hakikate erişimi kısıtlıydı. Olağanüstü Hal rejimi çerçevesinde devlet her katliamı tartışma konusu dahi ettirmeden “teröre karşı savaş” söylemiyle Türklerin büyük bölümüne yutturabiliyordu. Zaten Türkler için her ne oluyorsa tepenin ardında “uzakta” oluyordu, gündelik hayatlarına doğrudan etki eden bir savaş yoktu. 2015 itibariyle strateji değişti. AKP, 90’larda Kemalistlerin yaptığının aksine her kesimden halkı dışlayarak değil, onları katarak hakikati öldürüyor. Her katliam sahnesini öncelikle bir olay yeri inceleme vakasına çeviriyor. 90’ların aksine hemen her cinayet ve katliam herkesin gözlerinin önünde işleniyor. Kürtler de dahil olmak üzere, her kesim bu vakanın incelenme sürecine siyasi bir iştahla –özellikle sosyal medya üzerinden- gönüllü şekilde katılıyor. Lakin makro anlamda yeni katliam/cinayet işleme politikasını değiştirebilen bir sonuç ortaya çıkmıyor. Bilakis, AKP bu yeni politikasıyla kan siyasetinden daha da güçlenerek çıkıyor; katılımcı katliam politikası ve agresif dış politika ile kendi kitlesini daha da militan bir hale getiriyor. 

Makro ölçekte kusursuz katliam ya da kusursuz cinayet işleyebilmek için gerekli olan bazı unsurlar var. Bu unsurlar şöyle sıralanabilir: (1) Uluslararası konjonktürün uygun olması, (2) tahakküm altına alınmış medya ve (3) katliamların/cinayetlerin üzerine yıkılabileceği bir örgüt. AKP, 7 Haziran seçimleri öncesi bu yeni devlet politikasını denedi. Çatışmasızlık ortamı sürerken ve kamuoyunda ivme kazanmış AKP karşıtlığı atmosferi varken Ağrı’da, Adana-Mersin’de ve Diyarbakır HDP mitinginde başarısız oldu. Suruç katliamında, Ankara katliamında, aylardır süren Kürt kentleri ablukasında ve Tahir Elçi cinayetinde ise başarılı oldu. Haliyle şu soruyu sormak elzem bir hal alıyor: 7 Haziran’dan bu yana tam olarak ne değişti? 

(1) 7 Haziran sonrası AKP’nin attığı ilk ciddi adım ABD ile İncirlik Anlaşması imzalamaktı. İncirlik ABD uçaklarına açıldı ve IŞİD’e karşı savaş söylemiyle Kürt Hareketi’ne karşı izlenecek yeni savaş politikasının onayı alındı. Ayrıca, kasti bir şekilde Suriyeli göçmenlerin Akdeniz’den geçişlerine izin vererek AB’yi milyonlarca göçmenle tehdit edip iç siyasette istediği kötülüğü yapma ve AB’yi susturma imkanını yakaladı. AKP’nin aylardır öldürdüğü yüzlerce Kürt ve cezaevine atılan gazeteciler ne AB’nin ne de ABD’nin neredeyse hiç umurunda değil. 

(2) 7 Haziran sonrası AKP’nin attığı ikinci ciddi adım seçim sürecinde HDP’ye de kapılarını kapatmayan Doğan Medya’yı dört bir yandan tahakküm altına almak oldu. AKP’li faşist gruplar Doğan Medya binasına saldırdı. Ahmet Hakan dövüldü. Hemen her gün AKP ve Saray medyası Doğan Medya gazetecilerine saldırdı. Baskı ile sonuç da aldı. Tahir Elçi’nin linç edilmesinde ve Kürt şehirlerinde yapılan sivil katliamlarında gördüğümüz gibi Doğan Medya hızlı bir şekilde hizaya getirildi. 

(3) AKP, uluslararası konjonktürün de yardımıyla yaptığı ve yaptırdığı katliamlara IŞİD perdesi çekmeyi başardı. Hem HDP’lileri öldürüp seçim çalışması yaptırmayan hem de uluslararası arenada IŞİD mağduru rolü kesmesine imkan veren bir taktik geliştirdi. IŞİD kılıfının işe yaramadığı durumlarda ise faili PKK olarak gösterme taktiğinden ise hiç geri durmadı. Sonuç alan bir yalan üretimi network’ü kurarak kendisini dürüst gören Müslüman AKP’lilerin hepsi birer yalan üreticisine dönüştürdü. Aralıksız çalışıyorlar.  

Peki bu yeni hakikat düzeninin yol açtığı temel siyasi sonuç nedir? Ortada, başta HDP olmak üzere tüm AKP muhaliflerinin içinden çıkamadığı ve barışçıl siyasetle karşı çıkılması oldukça zor bir açmaz var. 


Hakikat açmazı ve sondan önce

Hakikat açmazı ile kast edilen, 7 Haziran öncesinin aksine, AKP’yi barışçıl siyasetle geriletme ihtimalinin zayıflamış olmasıdır. Gezici Araştırma şirketinin Ankara katliamı hakkında yaptığı anketin sonuçlarını hatırlayacak olursak AKP’nin yeni kusursuz katliam/cinayet politikasının yaslandığı zemini daha berrak şekilde görmek mümkün olacak. “10 Ekim Cumartesi günü Ankara Garında Olan Patlamayı Sizce Kim Yapmıştır?” sorusuna PKK/HDP cevabı verenlerin oranı %38’di. Bunun anlamı şu: Her ne kadar siyaseten bilinçli kamuoyuna anlaşılması zor gelse de, Erdoğan’ın ağzından çıkan her türlü yalan doğrudan karşılık buluyor. Aralarında CHP’lilerin de bulunduğu çoğu HDP’li 105 insanın Ankara’nın göbeğinde öldürülmesini PKK/HDP’ye mal edebilen korkunç bir kitle söz konusu. Haliyle, Tahir Elçi’nin eşi Şükran Elçi’nin ağzından hiç çıkmayan ve defalarca yalanladığı “Katil PKK” dediği iddiasına bugün Türk vatandaşlarının kayda değer bir bölümü inanıyor ve inanmaya devam edecek. 

Öz yönetim siyasetinin kitlelere ulaştırılamadığı, abluka altındaki Kürt şehirlerindeki tarihsel direnişin yerelde çakılı kaldığı ve AKP’nin yeni kusursuz katliam politikasıyla güçlendiği bir siyasi iklim Kürt Özgürlük Hareketi için ciddi bir tehlikeye işaret ediyor. Aslında tüm yollar tek bir kapıya çıkıyor. Türk devleti, 7 Haziran’daki seçim yenilgisinden sonra başladığı yeni baskı politikasının sonunda bir halk ayaklanması bekliyor. 6-7 Ekim’de gerçekleşen Kobane ayaklanmasını devlet öngörememişti. Tekrarının önünü alamayacağının da farkında. O yüzden, devletin ufukta gördüğü bir halk ayaklanmasını kendince “öncül saldırı” ile bastırmak için bu politikayı sürdürecek. Ankara katliamı öncesi hiç kimse bu ölçüde büyük bir saldırının olacağını tahayyül dahi etmiyordu. Lakin, Kürt halkının ve demokrat kamuoyunun artık tahayyül edilemeyen katliamlara hazırlıksız yakalanma lüksü yok.