Almanya Gündemi
Tahir Elçi "tesadüf" diye adlandıramayacağımız kadar profesyonel bir planla öldürüldü. Kürdistan'da yaşanan hak ihlallerini hukuk kanallarını zorlayarak uluslararası platformlara taşıyan, aynı zamanda Kürt siyasetinin önemli fıgürlerinden biri olan insan hakları savunucusu Elçi, başına sıkılan tek kurşunla katledildi. Son açıklamasında artık operasyon istemediklerini söylüyordu, nitekim Kürt sorununun barışçıl yöntemlerle çözümü konusunda müzakerelere devam edilmesi gerektiğini savunuyordu. Maalesef barış elçisi misyonunu tamamlayamadı.
Kökleri Osmanlı'ya dayanan, İttihat ve Terakki ile birlikte hız kazanan, nitekim Şark Islahat Planı çerçevesinde büyük bir titizlikle uygulamaya konulan Türk-İslamlaştırma projesi Kürdistan'da taş üstünde taş bırakmadı. Cumhuriyet tarihi boyunca iktidarda olan hükümetler İttihat ve Terakki geleneğinin sürdürücüsü oldu, iktidara bambaşka bir söylemle gelen AKP de tazeledikleri yöntemlerle bu geleneğe tam gaz devam ediyor. Tahir Elçi'nin katli; bütün kirli güçlerle işbirliğine girerek, oyalama taktiğini katliama eviren AKP'nin Kürt Sorununa bakışının bir sonucudur. Zira 7 Haziran seçimlerinde hazimete uğrayan Erdoğan, hızlandırdığı savaş endeksli politikaları ile bugüne kadar eksik bıraktıklarını birkaç ayda tamamladı.
Bir adım ilerisi; Elçi'nin bedeni, IŞİD'in barbarca katlettiği insanlık mirası gibi olmasın diye açıklama yaptığı 4 Ayaklı Minare önüne düşerken, AB Türkiye ile "demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü" ilkelerini hiçe sayarak kirli pazarlıklar yapıyordu. Nitekim aylardan bu yana Türkiye'de yaşanan bütün hukuksuzluklara göz yumurak, karşılıklı sürdürülen flörtler sayesinde sonuca ulaşıldı. Tüm derdi mültecilerin Avrupa'ya olan akınını durdurmak olan Avrupa Birliği, Merkel'in büyük ikna kabiliyeti (!) sonucu Türkiye ile el sıkıştı. Mültecileri barındırmak ve Geri Kabul Antlaşması'na uyma zorunluluğu getirilen Türkiye'ye 3 milyar Euro ödenecek. (Paranın gerçekten mültecileri mi harcanacağı ise hala tartışma konusu). Bununla keşke bitseydi ama bitmiyor. Antlaşma başarılı bir şekilde yürütülürse- ki buna demokrasi, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı ve hukukun üstünlüğü ilkeleri dahil değil- 2016 yılının sonunda AB'ye vizenin kaldırılması gündeme gelecek. Ayrıca AB üyelik süreci müzakereleri de yeniden başlayacak.
Bununla da bitmiyor; bütün bu çabaların mimarı olan Merkel'in Almanya'sında ise Kürt siyasetçiler tutuklanmaya devam ediyor. 1993'ten bu yana yürürlükte olan PKK yasağına istinaden 8 Kürt siyasetçi değişik tarihlerde Alman Ceza Kanunu'nun 129b maddesi (yurtdışında terörist bir örgüte üyelik ve destek) ile yargılanmak kaydıyla şu an cezaevinde tutuklu bulunuyor. Kürtler ve dostlarına yönelik baskılar ve kriminaleştirme çabaları ise son hız devam ediyor. Baskıların dozajı ise Türkiye ile ilişkilerin akıbetine bağlı olarak değişiyor. Fakat diğer taraftan, Erdoğan'ın eski danışmanının da aralarında bulunduğu MİT adına casusluk yaptıkları iddia edilen 3 kişi geçtiğimiz ay kefaletle alelacele serbest bırakıldı. Davanın Merkel'in Türkiye ziyareti sonrası acele bir şekilde karara bağlanması ise bir tesadüf değil.
Almanya'nın Türkiye ile kirli ilişkilerini dönem ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen taktiksel ilişkiler ile sınırlı görmek naif bir öngörü olur. Almanların Osmanlı ile II. Abdulhamid döneminde zirveye ulaşan, İttihat ve Terakki ile son hız devam eden ve günümüze kadar korunan ticari ve askeri, hatta kültürel ilişkileri yerleşmiş bir devlet polikasıdır. Merkel de bu geleneğin sürdürücüsüdür. Dolayısıyla mülteciler sorununu çözme noktasında verilen vaadlere de, sadece kısa vaadeli taktiksel bir yaklaşım olarak bakmak yanıltıcı olur. Fakat bu yöntemler altından kalkılması güç sonuçları da beraberinde getiriyor. Nitekim son olarak mültecilere yönelik sorunun çözülmesi adına, gözlerini ve kulaklarını tamamen Erdoğan'ın gayrı insani uygulamalarına kapatan, çıkarları uğruna görmedikleri 'insan hak ihlalleri', Tahir Elçi'nin de öldürülmesine giden atmosferi destekledi. Savaş atmosferi desteklenmeye de devam ediyor.