Trump’ın Twitter mesajı, Suriye’de Kürtlere saldırılması halinde, Türkiye’yi “ekonomik yıkımla” uyardığı mesajında, Ankara işin “tehdit” yanını pek alttan alarak, Trump’ın aynı mesajında vurguladığı “güvenli bölge” önerisini öne çıkarması düşündürücü. Erdoğan-Trump telefon görüşmesinde eğer bir “uzlaşma” ya da “anlayış birliği” sağlanmışsa, ortada ciddi bir “yanlış anlamanın” olabileceğini söylemek mümkün. Çünkü, telefon görüşmesinden sonra taraflar, kendi “anladıkları” ya da “tercüme” ettikleri kadarı ile açıklamalarda bulundular.

Trump’ın Twitter mesajında geçen 20 mil genişliğindeki “Güvenli Bölge”, Türkiye sınırlarına paralel olarak yaklaşık 32 Km’lik bir coğrafi derinliğe tekabül ediyor. Bu da, yaklaşık olarak tüm Kürt yerleşimlerini içine alan bir “derinlik”. Bu “bölgenin”, ABD-Türkiye uzlaşması ile oluşturulması düşünülen “güvenli bölge” esas olarak bu bölgenin Kürtlerden “arındırılması”, yani bir “etnik arındırmaya” tabii tutulacağı sonucunu doğuracağı çok açık. Milyonlarca Kürdün, Ermeni’nin, Asuri-Süryani’nin ve Arapların, Efrîn örneğinde olduğu gibi, zorla yerinden edileceği tehlikesini beraberinde getiriyor. Bu gün Efrîn’de, işgal, zeytin ve zeytin yağı talanı, işkenceler ve yağma olaylarına bütün dünya tanıklık ediyor. Trump’ın Twitter mesajının dövizde, anında yarattığı dalgalanma, Ankara’da “ciddiye” alınmış olabilir. Mesaj yerine ulaştıysa, alttan almak en “hayırlı” iş olacaktı.

Bu nedenle Ankara, “…ekonomisinin mahvedileceği” tehdidine sesiz kalarak biraz da alttan alarak, “güvenli bölge” havucuna sarıldı. Ancak bu “güvenli bölge” kavramından, ABD’nin “tanımlaması” ile Türkiye’nin beklentileri arasında derin bir uçurum var. Askeri ve diplomatik “heyetler” arasında, bu konuda yapılan “müzakereler”, bu uçurumu aşmaya, bir “orta yol” bulmaya çalışacaklar.

Türkiye’nin beklentisi, ABD tarafından Kuzeydoğu Suriye hava sahasının, “uçuşa yasak” bölge olarak ilan edilmesi, tıpkı Efrîn’de yaptığı gibi, karadan bu bölgeye girmesi, bölgenin demografik yapısını değiştirecek, Suriyeli Arap mültecilerin “yerleştirilmesi” ve tüm bunların “masraflarının” da ABD tarafından karşılanması. İyi pazarlık doğrusu..!

Oysa durum son derece açık. Türkiye’nin Kuzeydoğu Suriye’ye “girme” tehditlerine karşı, ABD; güçlerini Suriye’den “çekerken” yerine Türkiye’yi “ikame” etme çabasından daha çok, Türkiye’nin, Kürtlere “saldırmaması” şartına bağlamış durumda.

Kaldı ki ABD’nin “çekilme” ve “güvenli bölge” yaratma fikrini sadece Türkiye ile “müzakere” etmesi beklenemez. Yerel ve bölgesel “aktörlerin” de dikkate alınması gerekiyor. Astana sürecini, İdlib meselesini, İran ve özellikle Rusya’nın “oluru” olmadan, “güvenli bölge” ilan etmek çok zor görülüyor. “Güvenli bölge” istemekle, sahada “güvenli bölgeyi” hayata geçirmek sanıldığı gibi kolay değil.

Türkiye’nin, “güvenli bölgeyi biz kurarız ve güvenliği de biz sağlarız” yaklaşımının gerçeklikle hiçbir ilgisi yok. “Tek taraflı” bir müdahalenin “maliyetini” iyi hesap etmek zorunda olan Türkiye, iç politika, yaklaşan seçimler ve günden güne “derinleşen” ekonomik krizi de göz önünde bulundurmak zorundadır.

ABD güçlerinin “çekilme” süreci devam ettikçe, üzerinde gerçek bir “uzlaşmanın” sağlandığı bir anlaşma olmadan, Türkiye’nin müdahalesi, telafisi mümkün olmayan sonuçlar ortaya çıkarabilir. İdlib’in neredeyse tamamını HTŞ kontrolüne geçmesine “seyirci” kalan Türkiye’nin, Astana sürecinde Rusya’ya verdiği taahhütler konusunda ne yapacağı ise merak konusu. Dolayısı ile yapılan “psikolojik savaşın” aksine, birçok uluslararası analize göre, “Türkiye’nin, Suriye’nin Kuzeydoğusuna, tek taraflı müdahalesini “zayıf bir ihtimal” olarak görüyorlar.

Son Ankara ziyaretinden sonra yaptığı açıklama ile Bolton, “Türk tarafının, ABD güçleri Suriye’deyken, harekât düzenlenmeyeceğini” söyledi.

Kuzeydoğu Suriye’de oluşturulması planlanan “güvenli bölgeye” ilişkin diplomasi trafiği sürerken, 23 Ocak’ta yapılacak olan, Putin-Erdoğan zirvesinin ana gündem maddesini hiç kuşkusuz İdlib oluşturacak. Geçen haftalarda İdlib’de Türkiye destekli grupların yenilgisi, Rusya-Türkiye arasında yapılan “silahsız bölge” anlaşmasını da ortadan kaldırdı. Rusya ve rejim güçleri için İdlib’i alma konusunda hiçbir engelleyici “gerekçe” yok ortada. Rusya’nın, İdib’in durumu ile ilgili olarak, varılan anlaşmanın “gidişatını” baş gündem maddesi yapması, Astana sürecinin, akamete uğrayacağı ya da “fişinin çekileceği” yorumlarını güçlendiriyor.

Erdoğan da, Trump’la “uzlaşma sağladığı” söylenen, Kuzeydoğu Suriye’de “güvenli bölge” konusunu gündeme getireceğini tahmin edebiliriz.

Sonuçta, “ver İdlib’i, al güvenli bölgeyi” der mi Putin?