
O günlerde Tutuklu, Hükümlü Aileleri Yardımlaşma Derneği'nde çalışan Meliha Özcan, 15 Şubat ve sonraki birkaç günde ırkçı ve şoven histerinin oldukça yoğun olmasından ötürü, Kürtlere hakaretler edildiği için otobüslere, minibüslere binemediklerini söyledi.
'Sayın Öcalan önünü aldı'
“Kürtlere yönelik hakaretlerin haddi hesabı yoktu” diyen Özcan, Kürtlerin bulundukları her yerde kitlesel eylemler gerçekleştirmesinin ardından bu ırkçı ve hakaret içerikli saldırıların bıçak gibi kesildiğini ifade etti.
Cezaevlerinde, dışarıda, yurtdışında pek çok eylem yapıldığını hatırlatan Özcan, “Birebir sataşmalar ve hakaretler oluyordu. Karşılık verenler saldırıya uğruyordu. Oğlu askerde ölen Pakize adında bir kadın vardı. Polis onu Güvenpark’ta yaptığımız bir açıklamada bize saldırsın diye yönlendirdi” dedi.
Özcan, Kürtlerin kendi kurumlarında nöbet tuttuğunu belirterek, şunları söyledi: “Bir kadın arkadaş olayı duyduğunda televizyonu kırmış. Kendisini yakmayı düşünüyordu. Kötü günlerdi. Sayın Öcalan, kendisi bizzat bu eylemlerin önünü almaya çalıştı. Ama yine de birçok eylem yaşandı buna dair. Bireysel olarak İmralı’daki davaya müdahil olmak için Adalet Bakanlığı'na başvurdum. Kabul edilmedi. Birçok kişi başvurdu ancak kabul edilmedi.”
'Kimse kabullenmedi'
“Eylemler oluyordu sürekli. Araçlar yakılıyordu. Moral bozukluğu oldu Kürtlerde ancak mücadele yön değiştirdi” diyen Özcan, şöyle devam etti: “Nasıl bu tutsaklığı parçalar, özgürlüğü yaşatabiliriz diye düşünüyorduk. Yasalar nasıl değişir, sağlığı nasıl takip edilir gibi pek çok düşünce hakimdi. İşkenceyi Önleme Komitesi gibi uluslararası başvuralar da olmuştu. Kabullenmek istemedik, daha güçlü mücadele etme motivasyonu gelişmişti. Kurumda açlık grevi yaptık. 6 gün dönüşümlü açlık greviydi.”
Örgütlü olmayan Kürtlerin de çok üzüldüğünü söyleyen Özcan, “Onlar bile devlete, getirdikleri koşullara, ABD'ye tepkiliydi. Duygusal bir refleksti. Kabullenemiyorlardı. O dönem Kürtler incindi. İçeride insanlar çok kötüydü. Görüşe çıkmak istemiyorlardı. Çok haber de alınamıyordu. Fiziksel imhası yönünde ciddi bir kaygı vardı” dedi.
'O, bizi biz yaptı'
Öcalan, Türkiye’ye getirildiğinde cezaevinde bulunan Gazi Aksoy, “Sabah televizyonu izliyordum. Bülent Ecevit konuşuyordu. Sayın Öcalan'ı görünce şok geçirdim. Ağlamaya başladım. Koskocaman bir halkın önderini o şekilde görmek beni çok etkiledi. Baba oğulu, oğul babayı, kardeş kardeşi dinlemezken O, bizi bir araya getirdi. 40 milyon Kürt neden barındıramadık diye soruyordum kendi kendime. Kendi çözümlemelerinde 'beni yalnız bırakıyorsunuz' sözleri kafama balyoz gibi iniyordu” diye konuştu.
Cezaevlerinde ölüm orucu
“Cezaevinde olmaktan ötürü elden bir şey gelmiyor. Uykudan uyanan arkadaşlar da öğrendi. Kahvaltı yapamadık o gün. Hastasıyla sağlıklı olanıyla hep beraber ölüm orucuna başladık” diyen Aksoy, şöyle sürdürdü: “Kapıları vurup sloganlar attık. 26. gün eylemi dönüşümlü açlık grevine çevirdik. O da 2 aydan fazla sürdü. İdeolojik ve felsefik bağlılığı zayıf olanlar okyanustaki gemi gibi sallandı. Herkes kendini saldı. Saç sakala karıştı. Neredeyse görüşe de çıkılmıyordu. Eşim 2-3 gün cezaevi önünde bekledi. Biz dünyaya ne yapmıştık ki bir liderimiz, önderimiz vardı. Dünya ona düşman kesildi.”
Bedenlerini ateş topu yaptılar
Kardeşi de protesto eylemlerine katıldığı için tutuklanarak 3 yıl cezaevinde kaldığını söyleyen Aksoy, “60'a yakın insan kendi bedenini ateşe verdi. 65 yaşında bir ana İstanbul'da kendini ateşe verdi. Bizim kaldığımız cezaevinde bir arkadaşımız kendisini yakma eylemi gerçekleştirecekti. Son anda farkına varıldı ve engel olundu. Uluslararası güçlere de bir mesajdı bu eylemler. Kürtler bu eylemlerle 'Biz kendimizi ateş topuna çevirir, sizleri de yakarız' dedi. Hiçbir insan ne anası, ne babası, ne peygamberi için kendini yakmadı. Bu güçlü mesaj vardı burada.Yek vücut olmuş bir halk meydana geldi” dedi.
Devlet eliyle saldırılar oldu
15 Şubat protestolarında gözaltına alınan Mehmet Şirin Karademir, o dönemi şu sözlerle anlattı: “Eylemler oldu. Polis eliyle saldırılar oluyordu. Geceleri ateşler yakılıp, eylemler yapılıyordu. Ülkü ocaklarından telefon açılıyordu polislere 'Nerede kaldınız? Niye gelmiyorsunuz?' diyorlardı. Korkuyorlardı. Kürtlere, 'Öcalan yakalandı. Bundan sonra ne yapacaksınız?' gibi tehditler, ağza alınmayacak hakaretler de oluyordu. Devlet eliyle, sistemin kendisi bunu yürütüyordu. Ancak kimse taviz vermiyordu baskılara rağmen. Sadece benim bildiğim birçok insan cezaevine girdi… Pazar esnafına saldırılar oldu. İnsanlar bayağı bir dönem geçim sıkıntısı çekiyordu. Yiyecek ekmekleri kalmadı, bunlara tanık olduk. Kürt esnaflar açık açık hedef gösterildi. Sebep nedir? Pazarcıların yüzde 80'i Yenimahalle'de yaşıyordu. Eylemler de yoğunlukla oradaydı. Bu yüzden Kürtler hedef tahtasındaydı.”
Öcalan'ın çağrısıyla durdu
O tarihlerde işyerleri olduğunu söyleyen Karademir, “İmralı'daki davaları izliyordum televizyonlardan. Türkler gelip çay içmiyordu bizim işyerinde. 'Siz niye bu davayı izliyorsunuz?' diyorlardı. Zaten bu tartışmaların ardından işyeri de elimizden gitti. 'Güneşimizi Karartamazsınız' eylemleri oluyordu yoğun şekilde. Kendini yakma eylemleri. 2001 yılındaki görüşme notlarında Sayın Öcalan, ‘Eğer beni çok seviyorsanız kendinizi yakmayın. Okuyun, aydınlatın kendinizi’ çağrısı yaptı. Kendini yakma eylemleri bu çağrıdan sonra durdu” diye belirtti.
Çok sayıda kişi tutuklandı
Rıdvan Toksoy ise Ankara’da polisin HADEP’in il ve ilçe binalarını basarak dağıttığını hatırlatarak, “Polis bu baskınlarda sivil faşistleri de kullanıyordu. Herkes bulunduğu yerlerde eylemler yapıyordu. Ben de bu protesto gösterilerinde yer aldım. O zaman HADEP’in gençlik kollarında çalışma yürütüyordum. 3 Mart 1999’da gözaltına alındım. 9 gün gözaltında kaldım. İşkence ve hakaretler diz boyuydu. Ardından tutuklandım ve 3 buçuk yıl cezaevinde kaldım” dedi.
'Kolumuz kanadımız kırılmıştı'
“O gün kolumuz kanadımız kırılmıştı” diyen Toksoy, “O günden sonra hayat bizim için çok farklı gelişti. Cezaevinde olduğum sürede kendini yakan arkadaşlar vardı başka cezaevlerinde. İki arkadaş getirilmişti tedavi için Ulucanlar Cezaevi’ne. Bunlardan biri Müslüm Muhammed adındaki Suriyeli bir gerillaydı. Vücudundaki yanıklar nedeniyle zorlanıyordu günlük hayatta. Hatta eylemi yaparken ölmeyi amaçlamış. Yaşayacağını düşünmediği için de şaşkındı, bundan sonra ne yapacağım hissi vardı. Vücuduna krem sürerdik. Ona kutsal bir varlığımızmış gibi yaklaşırdık. Anlatılamaz bir durum. Normalde ruh halini dahi soramıyorduk. Sürekli dalgındı. Gözlerimiz doluyordu onu öyle görünce. Yaşadığına sevinmiyordu hiç. Hep şehit olmak vardı aklında. En küçük bir paylaşımımız dahi çocuksu sevinçler yaratıyordu” ifadelerini kullandı.
İBRAHİM AÇIKYER/ANF/ANKARA