Ruslar, geçenlerde birkaç saatliğine ülkelerine gelen Recep Erdoğan’ın ardından, tellal niyetine kullandıkları gazetelerde manşetlerle dünyaya, “dolandırıcıdan sakının" diye seslenircesine, “Erdoğana elini veren kolunu kaybediyor" uyarısında bulunuyordu.

 Rusya, Suriye’de yaşadıklarından sonra haksız mıydı bilemiyorum, ama, Güney Kürdistan’ın kefareti çok büyüktü.

Onlar, birkaç nesil Kürdün alın teri, açlık, sefaletle yoğrulu inanılmaz fedakarlık ve yüzbinlerin kanı bedelinde kurtardıklarına inandıkları ülkelerini kaptırmışlardır.

Eski işgalci gitti, yerine Türkler çöreklendi.

Ama tehdit ve şantajla kapıdan içeriye girmekte başarısız olunca, Erdoğan rejimiyle güler yüzlü maske takarak, ellerinde süt, yumurta, yoğurtla, “iyiliğiniz için geldik" diyerek...

Sonra ‘iyiliğiniz için’ sözünün üstüne, “güvenliğiniz adına" sözünü ekleyerek, ülkenin her tepesine birer askeri üs kondurdular.

Bu kan ve alınteriyle ıslanmış toprakların işgali, kısa zamanda ekonomik yayılmayla tamamlandı. Kürtlerin ülkesi, yeniden haydut rejimin arka bahçesine dönüştü.

İşgalciler utanmayı bilmiyor, sıkılmayı zaten tanımıyorlardı. Elleri, kolları, bütün gövdeleriyle, her işe dalıyorlardı.

Yerli halk, 2017 Eylülünde bağımsızlık için referandum düzenlediklerinde, dünyanın gözü önünde, kendi iç sorunlarıymış gibi müdahale ettiler. Karşı ittifaklar kurup gasp için, taarruz manevralarına başladılar.

Sonrası ise haydutluğun, destursuzca devamıydı.

Sınırdan içeriye girip, ülkeyi hava bombardımanları eşliğinde kuzey boyunca işgale giriştiler. Çelik takviyeli beton bloklardan savunma kaleleri inşa edip gölgesinde cinayetler işleye işleye ilerlemeye, işgal ettikleri toprakların sahiplerini yurtları, yuvalarından kovmaya başladılar.

Dağların otunu, çiçeği, ağacı, ormanını yakıyor, sürüleri yok ediyor, köyleri boşaltıyor, insansızlaştıyorlardı.

Havadan saldırılar ise artsızdı. Kürtlerin deyimiyle katil, bulutların arsından çıkıp geliyordu.

İşin garibi, sınırları korumak ve halkın can ile mal güvenliğini temin etmekle görevli Irak devleti kör bakıyor, sağır, dilsiz duruyordu. Kürdistan kanarken, Irak Cumhurbaşkanlığına seçilen Kürt ana, babadan olma Behram Salih, savaş uçaklarının bomba konfetileri arasından geçerek, ilk ziyaretini Ankara’ya yapıyor, Erdoğan’ı öpüyordu.

Güneyli yönetim için devran düğün bayramdı. Ankara’ya öpme, talimat alma gezileri düzenliyorlardı.

Dünya, bu soy aymazlığın başka bir örneği, böylesi ayıplı hallerin bendi-benzeri yoktu. Onurlu bir duruş mu, değil mi, bilemiyorum ama tutumun dünyada bir adı da yoktu.

Ama saldırı altındaki, taşan sabırla ayaklanıyordu.

Televizyonlar ve sosyal medyada seyretmişsiniz, katile karşı başını kaldırıp ayakları üstünde dikelen kitle, Amediye bölgesinin Şeladizê kasabası halkıydı. Bu bölge, kadim başkaldıranların yurdu, özgürlük savaşçılarının kalelerinden biridir. Geçmişte, Irak rejimine karşı destanlar yaratan...

Kürttür, onlar. Aralarında hiç yurt ve özgürlük haini çıkmadı. Cumartesi günü de, katledilmiş iki evladını toprağa verdikten sonra, katilleri lanetlemek için, yürümeye başladıklarında tepe tepede üslenmiş işgalcilerin saldırısına uğradılar. İki can verdiler toprağa.

Bunun üzerine topluca yürüdüler. Türk askerleri tüfek ve tanklarını geride bırakarak kaçtılar. Yakaladıkları iki askerin yüzüne, “sizin insanlığınıza” diyerek tükürdüler.

İnsanlıktan anlayanlar için bu ceza büyüktü.

Sonra tankları ve öteki savaş araçlarını yakıp geri çekildiler.

Her şey, halkın ayaklanan öfkesi bir yana, insanlık onuru adına utanç ama, bir zamanlar ayaklarını yerden kesecek katır bulamayan, ancak şimdi dolar milyarderleri olarak görkemli olsun diye süslenip o halkın temsilcileri diye ortalıkta dolaşan yurt işgalcilerinin avukatlığını yapıyorlardı.

İnsan soyu durdukça, unutulmayacak bir utançtır bu. Ama yaşandı. İzi, Kürt katranı karası, olarak medyaya kazıldı...