Ülkesiz ve kimsesizdi. Ülkesi elinden alınmış, sürgüne gönderilmişti. Gittiği yerlerde ise kabul görmemiş, alenen bir kenara itilmiş, ezildikçe ezilmiş ve çok acı çekmişti.
Yıllar var perişan bir haldeydi.
Günlerden bir gün, çekingen bir dilenci gibi şehirlerini dolaştığı uzak bir ülkede keşfedildi.
Ülkenin Kraliçe’si onu sığınmacı olarak ülkesine kabul etti. Ve ona krallara layık bir ilgi gösterdi.
Dilenci kılıklı sığınmacı adamı bir süre ülkesinde misafir eden Kraliçe, zaman içinde ona yalnızca ülkesinin değil, kalbinin de kapılarını açtığını fark etti.
İltica ettiği ülkede krallar gibi karşılanan adamsa yeni bir aşkın ya da yeni bir ülkenin peşinde değildi.
Onun aradığı yeni bir aşk ve yeni bir vatan değil; yarıda kalmış kendi aşkı, elinden alınmış kendi ülkesiydi.
Savaşla ve acıyla geçen yıllar içinde bundan başka birşey düşünmemiş, terk etmek zorunda kaldığı aşkından ve vatanından başka birşey istememişti.
Yıllarca bunun düşünü kurmuş, yüreğini ve beynini bu düşün emrine vermişti.
Kraliçe’nin ülkesinde zaman çabuk ilerledi. Sığınmacı adam, kendisine ülkesinin ve kalbinin kapıların açan Kraliçe’nin sayesinde krallara layık birkaç yıl geçirdi.
Her açıdan güçlenmiş ve dönüş için hazır hale gelmişti. Bir sabah Kraliçe’ye ‘artık gitmeliyim’ dedi.
Bunu duyan Kraliçe’nin yüreğinden sanki binlerce parça kayıp gitti. Dehşet içindeydi. ‘Buranın artık senin ülken olduğunu düşünüyordum ‘dedi.
‘Burada kalacağını, benimle yaşlanacağını ve halkımla kaynaşacağını düşünmüştüm’ diye de ekledi.
‘Gitmeliyim’ dedi, adam yeniden. ‘Gitmeli, kendi ülkemin peşine düşmeliyim!’
‘Fakat, sen olmadan yaşayamam çünkü, seni seviyorum?’ diye ısrar etti Kraliçe. Çaresizdi ve ümidi hızla tükenmekteydi.
Ancak adamın sürgün yemiş kalbi de yumuşayacak gibi değildi. ‘Yapmam gereken çok şey var; ülkeme sırtımı dönemem, halkımı terk edemem’ karşılığını verdi.
Kraliçe’nin kalbi acının tarifsiz boşluğunda bir süre adeta can çekişti. Yine de şansını son kez denemek istiyordu.
Hüzün içindeydi. Derin uykudan uyanmış hüzün duygusuyla adama gülümsedi ve ‘bak, buradaki herşey bana seni hatırlatacak, gitme, dayanamam’ diye yeniden seslendi.
Fakat adam bu sözleri duymazdan geldi. Kararlıydı ve gidecekti. ‘Beni sana hatırlatan herşeyi yak gitsin’ dedi ve çekip gitti...
Kraliçe, adamı kendisine hatırlatacak herşeyi büyük bir meydana yığdı ve yaktı. Bir süre ateşin başında uzun uzun da ağladı. Sonra da hıçkırıklar eşliğinde ateşe yaklaştı ve kendini ateşe attı.
Kraliçe yandı! O yandığında adam yoldaydı.
Tarih, Kartaca Kraliçesi Dido’nun ülkesine sığınan Troyalı savaşçı Aenas’a olan aşkını böyle yazdı!
 *
Günlerden 9 Şubat’tı. 9 gerilla zamanın için için sızlayan, kırılgan bir mekanında, dudaklarında kırılgan bir gülümseme son demlerini yaşamaktaydı.
Ülkeleri ellerinden alınmış, ülkesiz ve kimliksiz kalmışlardı. Yıllar var bu yüzden derin acılar yaşamış, onulmaz tahribatlara katlanmışlardı.
Yıllarca dağ dağ dolaşmış, gittikleri her yerde hem yarım kalmış aşklarını aramış hem de ellerinden alınmış ülkeleri için savaşmışlardı.
Savaşla ve acıyla geçen yıllar boyunca sadece ve sadece özgürce yaşamanın düşünü kurmuşlardı.
Hiç birinin bundan başka bir talebi olmamıştı.
Ne var ki şimdi bir sığınaktaydılar ve birazdan hep birlikte hayatlarına kıyacaklardı. Birazdan son noktayı koyacak ve hepsi de ‘öldüğünün hiç farkında olmayan’ birer ‘ölü’ olacaktı.
Gerideyse ülkesiz ve kimliksiz kalmış herkese yetişmek için çırpınan birkaç haber, yorgun ve yaşlı gözlerin izlediği birkaç anma toplantısı ve sesini acının çölünde yitirmiş birkaç ağıt ile birkaç anı kalacaktı.
*
Günlerden 9 Şubat’tı. Türk polisi, Türk Milli İstihbarat  Teşkilatı‘na (MİT) karşı operasyon başlatmıştı.
Polisin talebi üzerine Özel Yetkili Mahkeme birkaç MİT’çiyi ‘şüpheli‘ sıfatıyla ifade vermeye çağırmıştı.
Türkiye bu haberle çalkalanıyordu. Ülkede (sanal) bir deprem havası yaratılmış ve Kürd’ü - Türk‘ü herkesin dikkati buraya aktarılmıştı.
 Bu yüzden 9 Kürd’ün öldüğünü çoğu kimse duymadı. Duyan da duymazdan geldi.
Yıllarca dağ dağ dolaşan, hasret surlarının arkasında aşkı ve özgürlüğü arayan 9 insan daha hayattan ayrıldı ancak, sanki herşey de orada, Bingöl yaylalarının asi suskunluğunda kaldı.
Oysa o insanların her biri ardında, her ülkenin kalbinde yanan bir ateş ve her ülkede kendini yakan bir Kraliçe bırakmıştı.
Her biri günümüzün Troyalı savaşçı Aenas’ıydı. Aenas’ın ruhu onlarda yaşamaktaydı. Hayat hikayeleri ortaktı.
Ve, tarih bir gün onları da yazacaktı.