Sömürgeci sistemden kurtulmak ve özgürlüğümüzü elde etmek için, Hannibal Barca’nın dediği gibi, “Ya bir yol bulacağız, ya da bir yol yapacağız.”
Korona (Covid-19) virüsünün hızla yayılması, gelişmiş tıp ve teknolojik imkanlarla hastalığın önünün alınamaması kapitalist sisteme yönelik güvensizliği ve toplumsal şüpheleri artırıyor. Hız kesmeden yayılan virüs nedeniyle dünya egemen sistemi çöküş işaretleri veriyor. Sürdürülemezlik çanları çalıyor. Doğa ve toplum düşmanı kapitalist sömürge sistemi yaratığı tahribatın bedelini nihayet ödemeye başlıyor. Ne yazık ki bedel ödeme sadece sermaye sistemiyle sınırlı kalmıyor. Dünya halkları da sermaye sisteminin günahlarına kurban oluyor. Eğer devrimci demokratik seçenek, zamanında atılması gereken adımı atmaz ise dünyayı ve insanlığı kurtarmak için geç kalabilir. Sömürgeci sistem, halkları yaratığı canavar karşısında yalnız bırakarak, halkı korku duvarlarının arkasına hapsederek kendini restore edebilir. Elindeki teknik ve teknolojik imkanlarla toplum üzerinde “mutlak” denetim ve gözetimini arttıracak bir sistem toplumsal gelecek için büyük bir felaket olacaktır. Korku kapanına hapsedilmiş, sürekli gözlenen, iradesi teslim alınmış, yaşama güvencesi karşılığında egemenlerin isteklerine boyun eğmiş bir insanlığın sosyal kobay olma dışında bir işlevi olmayacaktır. Kendini restore etmiş bir sistem gelecekte daha büyük felaketlere yol açabilir. Toplum olarak başımıza daha büyük felaketlerin gelmesini istemiyorsak, tam birlik ve dayanışma halinde demokratik sosyalist mücadeleyi büyütmeliyiz. Tarihsel toplum gerçekliğinden dersler alarak geleceğimizi demokratik modernite esaslarına göre inşa edebiliriz. İmkansız bir şeyden bahsetmiyoruz. Dünyanın hangi aşamalardan geçtiğini, nasıl değişimler yaşadığına kısa bir göz atarsak, imkansız diye bir şey olmadığını göreceğiz. Yıkılmaz denilen nice imparatorlukların yıkıldığını, aşılmaz denilen nice tabuların aşıldığını, değişmez denilen nice kültürlerin değiştiğini göreceğiz. Bunun için kendimizi ve tarihimizi bilmemiz yeterli olacaktır. Tarih iyi bir yol göstericidir.
Doğayı ve kendimizi tanımak istiyorsak mitolojilerin, dinlerin, felsefelerin, bilimlerin doğa ve insan toplumu için ne dediklerini ve bir bütün olarak nasıl ele aldıklarına bakmamız gerekiyor.
“Tanrı İnsanı kendi suretimizde, kendimize benzer yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun.”Tekvin 1: 26
(...)
“Doğrusu Biz, sorumluluğu (emaneti) göklere, yere, dağlara sunmuşuzdur da onlar bunu yüklenmekten çekinmişler ve ondan korkup titremişlerdir; onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim ve çok cahildir.” (Ahzab suresi 72. Ayet)
(...)
Dinlerin insanların dünya görüşü üzerinde büyük bir etkisi olduğu gözardı edilemez. İnsanların doğaya bakış açısında ve yaklaşımında başta din olmak üzere seküler tüm ideolojilerin etkisi incelenmeye ve değerlendirmeye şayandır. İnsanlar düşüncelerinin çocuğudur. Nasıl düşünürlerse öyle yaşarlar. Yaşam biçimlerimiz, kültürümüz, davranışlarımız, kısacası düşüncelerimiz genellikle bir ideolojiye, felsefeye, dinsel inanışa denk düşer. Davranışlarımız, yaşamlarımız düşünce formlarımız bizi ele verir. İçinde yaşadığımız toplumsallık bize biçim veriyor. Herbirimiz kaçamadığımız toplumsal gerçekliğimizin nüveleriyiz. Bu nedenle nerede yaşarsak yaşayalım toplumsal genlerimizin, gerçekliğimizin izlerini taşıyoruz.
Evren ve dünya sadece insan denen varlıktan ibaret değil. bizim dışımızda da milyarlarca (flora ve fauna) canlı yaşamaktadır. Dünyayı sadece insana ait bir mekanmış gibi ele alan değerlendirmeler dünyayı algılama biçimimizi göstermektedir. İnsan merkezli evren değerlendirmeleri bizi doğadan doğal gerçeklikten uzaklaştırmıştır. Bu nedenle her geçen gün doğaya, kendimize yabancılaşıyoruz.
Dikkat edilirse hala kendi ürettiğimiz kavramlar çerçevesinde ve duygu atmosferi içinde doğal olayları tanımlıyor, adlandırıyoruz. Korona (Covid-19) virüsünün tüm dünya insanlığını tehdit eder hale gelmesinin sebebinin aç gözlü iktidarların, sermayedarların, kapitalist sistemin oburluğundan kaynaklandığını birçok kişi düşünüyor,söylüyor. Obez sistemin doğaya verdiği zararlardan yola çıkarak kimi insanlar haklı olarak “doğa intikam alıyor,” gibi değerlendirmeler yapıyor. Farkında olmadan doğayı kinci, intikamcı bir varlık gibi yansıtıyoruz.
Yanılıyoruz! Doğa hiçbir zaman topluma ya da başka bir varlığa bilinçli, hedef gözeterek bir saldırı içinde olmamıştır. Tam tersine, insanoğlu doymak bilmeyen hırsları ve açgözlülüğü nedeniyle her gün doğanın canına okuyor.
Doğa kendi döngüsünde periyodik olarak kendini yenilerken bunu birilerinden intikam almak için yapmıyor. Doğanın bir işleyiş mekanizması var, kendine göre kanunları var. Doğa kendini yenilerken bunu birilerine bilinçli zarar vermek amacıyla yapmıyor, doğal seyri içinde kendini yeniliyor. Doğanın kendini yenileme istemi birilerinden intikam alma duygusuyla değil, tamamen kendi akışkanlığını sürdürme maksadıyla oluyor.
İnsan toplumunun anlamadığı, ya da anlamak istemediği, unuttuğu bir gerçeklik var! O da kendisinin de bizzat doğanın bir parçası olduğu! Doğa üstü bir varlık olmadığı, doğada yaşayan diğer tüm canlılar gibi bir canlı olduğu ve yerküre de hata evrende kendi çapında bir yaşama sahip olduğu gerçeğidir.
İnsanın da diğer tüm canlılar gibi doğanın bir parçası olduğunu söylerken tüm canlıların aynı, benzer olduğunu kastetmiyoruz. Kuşkusuz farklılıklar vardır. Aristo Thales’in “insan düşünen bir hayvandır” belirlemesini baz alırsak, diğer canlılardan farkını ortaya koymuş olacağız. Yani bizi diğer canlı türlerinden ayıran “aktif eylemli düşünme” halidir diyebiliriz. Bildiğimiz kadarıyla diğer varlıkların da kendine göre bir aklı var, ama onlardaki daha edilgen ve farklı işleyen bir mekanizmadır, atomların diziliş sorunudur. Mesela bir çiçek açmak için ne acele eder, ne de geç kalır. Bir ağaç meyve vermek için acele etmez, geç kalmaz. Hayvanlar kendilerini olduğundan farklı göstermezler. Doğa ananın onlara sunduğu hakikate göre yaşarlar. İkiyüzlülük yapmazlar, yalandan rol yapmazlar. Başka canlıları bilinçli, sistemli bir şekilde sömürmez, baskı kurmaz, dillerini yasaklamaz, renklerinden ve etnik kimliklerinden dolayı kimseyi kınamazlar. Tekçiliği dayatmaz, sermaye biriktirmez, doğal ahenge müdahale etmezler...Benzer şeyleri diğer varlıklar için de söyleyebiliriz. Kuşlar, kediler, balıklar, ağaçlar, sular, bulutlar, vb için...
Homo sapiens dışında hiçbir canlı türü doğayı değiştirme, doğayı kendine uyarlama gücünde değildir. Diğer tüm canlılar doğanın verdikleriyle yetinirken, “düşünen insan” doğayı ihtiyaçları temelinde dönüştürme yeteneği gösterir. Bu ayrıcalığı ona beslenme, barınma, üreme konularında diğer canlılar karşısında üstünlük sağlar. Toplumsallaşma kolektif güç ve iş bölümü sayesinde hızla gelişme sağlar.
Rêber A. Öcalan ile devam edelim; "…Nihayetinde toplumsal gerçeklik insan eliyle inşa edilen gerçekliktir. Fakat çevre böyle değildir. Toplum kaynaklı olan, daha doğrusu içinden çıktıkları toplumun üstünde kâr-sermaye tekeliyle örgütlenen bazı grupların marifetiyle çevre halkalarından ciddi kopuşlar olursa, evrimsel felaketler zincirlemesine tüm çevreyi, bu arada toplumu da kıyametle karşı karşıya bırakabilir...”
Nitekim sistemsel hastalıklardan kaynaklı toplum, tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir bunalım içindedir. Her geçen gün ağırlaşan sorunlar, doğa ve toplum geleceğiyle iligili kaygıları artırmaktadır. Mevcut Kapitalist sistemin iflas ettiğini, sürekli sorun yarattığını, görüyoruz. Doğa ve toplum bünyesi artık kapitalist sömürgeciliğin kibrini, kaprisini, şarlatanlıklarını kaldırmıyor, kabul etmiyor. Bir avuç sermayedarın kendilerini Tanrı katına oturtması ve toplumum geleceğini kendi refahlarına kurban etmesi artık kabul edilemez.
Arayışlarımız var. Gökten bir mucize gelmeyeceğine göre sorunlarımızı kendimiz çözecek, yaralarımızı kendimiz saracak, komünal demokratik sistemimizi kendimiz inşa edeceğiz. Yaşamımızı değiştirmek, daha demokratik, özgür bir dünyada yaşamak istiyorsak, şu anda hasta, can çekişen sömürgeci sistemin iktidarına son verebiliriz. Devrimci hareketler için krizler “tarihin gör dediği talihler” olabilir. Lenin; devrimci durumu “yönetenlerin artık yönetemediği, yönetilenlerin ise eskisi gibi yönetilmek istemediği” durum olarak tanımlar. Bugün iktidar ve toplum bu durumu yaşıyor. Hiç bir iktidar “ben yaşlandım, başarısız oldum, yerimi daha genç, daha demokratik, daha dayanışmacı bir sisteme bırakıyorum,” demiyor, demez. Kapitalist sistem uçurumlardan başaşağı düşerken, toplumu da peşinden sürüklemek isteyecektir. Doğru ya, bu sistem kendini ezel ve ebed göstermek için tarihe “tarihin sonu” diye bir not düşmemiş miydi? İnsanlık doğa düşmanı kapitalizm belasından kurtulup yeni bir başlangıç yapabilir. Bu kendiliğinden olmayacak..!