Resmi Tarih’in yüzünün yırtılmaya başlandığı son 20-30 yıldan bu güne, Osmanlı Devleti üzerine o kadar çok şey yazılıp çizildi ki, giderek neyin ‘gerçek’ neyin ‘gerçek olmayan’ olduğunu söylemek hayli zorlaştı. Kaçınılmazdı bu süreç ve bu sonuç. Şimdi eteğinde taşı olan dökecek ve bu çok da iyi olacak. Gerçeğe en yakın bilgiye elbette bu bilgi yığınını süzerek ulaşabileceğiz. Ama ideolojik biçimlenmelerin etkisine çok fazla açık olan tarihin yorumu çalışmalarında bu süzme işleminin kısa zamanda çok da sağlıklı olarak yapılabilmesi mümkün değildir. Zaman zaman ezilenlerin yazmaya çalıştığı tarih çalışmalarında da bunu görmek mümkün oluyor.
Kapitalizmle ortaya çıkan ulusçu modern devletin temel dayanaklarından birini, devlet eliyle toplumun bütününe uygulanan resmi eğitim sistemi oluşturur. Bu anlamda, tek bir resmi eğitim müfredatı kullanılarak sunulan resmi tarih eğitiminin, demokrasiyle hiçbir zaman tanışmamış Türkiye Cumhuriyeti coğrafyasında çok sert yöntemlerle, neredeyse 90 yıl topluma zorla dayatılmış olması da, bugün peçesi iyice yırtılmış olan tarihin gerçeğine ulaşmayı zorlaştırabilmektedir.
Egemenlerin yazdığı tarihe karşı tepki olarak ortaya çıkan ezilenlerin tarih yorumlarında da, bazen salt tepki olması nedeniyle, üstelik reddettiğimiz ‘insanın insanı sömürüsüne dayanan eşitsizlikçi toplumların üretmiş oldukları ayrımcı-ötekileştirici kavramlara dayanarak’, ciddi yanlışlar üretilmektedir. Örneğin aile şeceresi üzerinden hareket edip soy kütüklerine dayanarak kişi köklerine ulaşma ve tarihi bunun üzerinden yorumlama çabaları, hem ‘tarihi, tek tek bireylerin yetenekleriyle açıklayan, yani gerçek çıkar ilişkilerinin çatışmalarını göremeyen metafizik bir tanım’ olması; hem de, çoğu zaman bir tür ‘ırkçılığa dayanması’ nedeniyle her zaman zararlı ve tehlikeli olmuştur. Zararlıdır, çünkü…  reddettiğimiz sistemi ayakta tutan ayrımcı sistem değerlerinin yeniden üretimini gerçekleştirir. Başka bir deyişle: Yok ettiğimiz ejderhanın üzerine basarak çektirdiğimiz fotoğraf eğer övünç ya da gurur nedenimiz olabiliyorsa, gerçekte öldürdüğümüz ejderhanın yerini çoktan aldık demektir. Tehlikelidir, çünkü… insanlığın yüzyıllardır sömürücü sistemlere karşı sürdürdüğü mücadelenin sapmasına neden olabilir.
Tarih kişileştirilmiş kahramanlarıyla değil, o kahramanları ortaya çıkaran ortamların tüm çelişki ve çatışmalarıyla açıklanabilir ancak. Kahramanlar ‘tarihi yaratan’ değil, tarihin yönelişine hız katan insanlardır.
AKP’li sömürgeci-kapitalist sistemin son yerel seçimlerle kendi tarihinin çöküş dönemine yöneldiğini çok yazdım. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile bu çöküşün hızlanıp artık iki liderli bir siyasal yapılanmanın fiilen gerçekleştiğini söyledim. Elbette ‘liderlik’ kavramını “şahıslar” bağlamında değil, tarihin yönelişini etkileyen siyasal dinamiklerle tanımlıyorum. Bugün Anadolu-Mezopotamya ve tüm Ortadoğu coğrafyasında siyasal olarak birbiriyle çatışan sadece iki siyasal dinamik vardır: Birisi, emperyalizmle birlikte yürümek zorunda olan eski sistemin gerici-muhafazakar güçlerinin en etkilisi olan yeni-Osmanlıcılık siyaseti; diğeri, yüzünü Rojava ile daha da netleştirmiş olan ve esas olarak Kürt Özgürlük Hareketi ve onun özgürlükçü-sosyalist-devrimci müttefikleriyle birlikte ifade edilen halkların ve ezilenlerin oluşturduğu özgürlük cephesidir.
Ve bütün alanlarda çatışmakta olan bu iki cephe, elbette tüm dünyanın yaşamakta olduğu somut tarihsel çelişkilerin ürünüdür. İnsanın insanı sömürdüğü eski sisteme karşı, insanın insanla büyüdüğü komünal bir sistem arayışı kendini siyasal, kültürel, düşünsel alanlarda da sergilemektedir. Örneğin IŞİD bölgede kendiliğinden ortaya çıkan bir katiller çetesi değil doğrudan doğruya emperyalizmin ürettiği ve aynen Türkiye Cumhuriyeti gibi eski sistemin yanında bir savaş aygıtıdır. Yani Türkiye Cumhuriyeti ile IŞİD aynı amacın farklı düzlemlerde örgütlenmiş aynı araçlarıdır. Kendi aralarındaki çatışmalar ise, Tayyip-Fethullah çatışması gibi “yerelde pay kavgası”ndan başka bir şey değildir.
Şimdi IŞİD ile Türk devleti arasında varmış gibi gösterilen çatışma, bu ikisinin ortak kavgasının genel amaçlarda farklılaştıkları anlamına asla gelmemektedir. El Kaide’yi üreten ABD’nin El Kaide düşmanlığı ne kadar sahte ise, IŞİD’i üreten TC, ABD ve İsrail’in IŞİD düşmanlığı da o kadar sahtedir.
AKP’liler bir dönemi kendi deyişleriyle “Uzun Adam” şehir efsanesinin arkasından yaşadılar. Şimdi artık “Kısa Adam” dönemine geçildi. Davutoğlu’nun, Ortadoğu halklarının direnişiyle çoktan çöken ünlü “Derin stratejileri” Yeni-Osmanlıcık çılgınlığıyla Türkiye Cumhuriyeti’ni kökten çökertecek, parçalayacak dinamiklere sahiptir. Ortadoğu’da TC’nin fiziksel gücüyle gerçekleştirmeye çalıştığı hegemonya çoktan etkisini ve önemini kaybetti. Şimdi özellikle Şengal direnişindeki “insan” odaklı perspektifiyle özgürlükçü dünya kamuoyunun dikkatini daha çok çeken Rojava sisteminin model etkisi daha çok konuşulur durumda. On yıllardır gelecek için büyük karamsarlık yaşayan insanlık, “batsın bu dünya” arabeskinin olumsuz etkisini, elindeki süt şişesiyle IŞİD cellatlarının elinden kurtardıkları bir Êzîdî bebeğini doyurmaya çalışan YPG gerillası arasında seçim yapmaya yönelmektedir artık.