
Bu tarihten itibaren HDP’ye yönelik saldırılar, çatışmalar, bombalı eylemler Türkiye’nin tek gerçek gündemi oldu. 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’ne yaklaşılırken HDP üzerinde saldırılar yoğunlaşmakta ve Dolmabahçe Mutabakatı’nda hükümet adına açıklamayı yapan Yalçın Akdoğan başta olmak üzere birçok hükümet temsilcisi, “HDP barajı aşarsa çözüm süreci biter” minvalindeki tehditlerini Türkiye halklarına doğru yöneltmekteydi. Halkın ‘çözüm sürecine’ desteğinin yüksek düzeylerde olduğunu bilen ama HDP’nin parti olarak seçime girme kararı vermesinden sonra bilhassa Kürtler arasında oylarının düştüğünü gören AKP, kurtuluşu HDP’yi siyaset dışına itmekte ve milliyetçi-sağ-muhafazakar popülizmde el arttırmakta aramaktaydı. İslam’ın kutsal kitabı, bizzat Erdoğan tarafından seçim mitinglerinin argümanlarından biri olarak kullanılmakta, HDP’nin çalışma yapamaması için mitinglerine bombalı saldırılar düzenlenmekteydi.
7 Haziran seçim sonuçlarının AKP’yi ilk defa tek başına iktidar olmaktan uzaklaştırması, yeni bir dönemin hamleye dayalı kapısını aralamaktaydı. Bu kapsamda Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesindeki karanlık yönler bir kenara bırakılarak Türkiye içerisinde 2012 yılından bu yana ilk defa yoğun çatışmaların gerekçesi açığa çıkarılmıştı. Velhasıl sonrası malum. Kürt kentlerinde başlayan ablukalar, milletvekillerine yönelik saldırılar, belediyelere kayyum atanması, ölümler, kentlerin yıkılması, vahşet bodrumları...
1925’i güncellemek...
Kürtlerle yaşanan yoğun çatışmalar iktidarın otoriterleşme düzeyini arttırdıkça gerek Türkiye alanında gerekse de uluslararası alanda hükümet, baskıyı derinleştirmiştir. Kürt halkı ile dayanışma içerisinde olanlara yönelik baskılar, ülke genelinde uygulanmaya başlanan OHAL’in hükümet tarafından sivil darbeye dönüştürülmesi, dış politikada yaşanan iflası getiren politikalar, dıştan görünümü faşizme kayan bir ülke... Kısacası Erdoğan, hükümet ve iktidar ortakları olan Ergenekoncular ve Ülkücüler, ülkede yeni bir tekçilik inşa etme, 1925 yılını güncelleme yolunda uygun adımlarla ilerlemekteydi.
Fakat gerek Kürt direnişinin boğulamaması -diğer bir ifadeyle direnişin yükselmesi- gerekse de Türkiye alanında başta akademisyenler ve bazı yazarlar olmak üzere demokratik direniş ve dayanışmanın yükselmesi, iktidar ortaklarının hedeflerini sekteye uğratmaktaydı. Böylesi bir sıkışmışlık içerisinde Kürt siyaseti, 5 Nisan 2015 tarihinden bu yana kendisinden haber alınamayan, 15 Temmuz darbe girişimi sonrası hayatından ciddi kaygılar duyulan Sayın Öcalan için tek talepli (Sayın Öcalan’la görüşme yapılması) açlık grevi eylemi başlatmıştı. 5 Eylül 2016 tarihinde başlayan açlık grevi direnişi ayak seslerini hissettirmeye ve bu eylemin yayılacağı bilgileri gelmeye başlayınca, tam yedi gün sonra, 12 Eylül tarihinde kardeşi Mehmet Öcalan’ın İmralı Adası’na giderek Sayın Öcalan ile görüşmesi sağlandı.
Görüşmenin başladığı haberi ajanslara düştüğü andan itibaren Türkiye ve dünya kamuoyu adadan gelecek haberi beklemeye başladı. Mehmet Öcalan adadan dönüp Amed’deki açlık grevi eyleminin yapıldığı yere gelince mesajın kamuoyu ile paylaşılacağı anlaşıldı. Sayın Öcalan’ın kamuoyuna ilettiği mesaj kısa ve netti. Sayın Öcalan, ‘çözüm sürecini’ hangi tarafın bitirdiğini belirterek yakın geçmişe yönelik bir belirlemede bulunmuş, çalışmalarını demokratik çözüm yolunda yoğunlaştırdığının mesajını vermiş ve iktidar ciddiyse bu işin 6 ayda çözüleceğini ifade etmişti.
Sayın Öcalan’ın bu mesajı ile birlikte Türkiye’de gerçek gündem olası bir çözüm süreci üzerine yoğunlaşmışken, bu yazı ‘çözüm süreci’nin hikâyesini, tarafların geçmişteki tutumlarını ve gelecekteki olası hamlelerini, muhtemel bir çözüm sürecinin ne şekilde olabileceğini, tarafların çözüm süreci ile kurdukları ilişkiyi ve kendince bir çıkış yolunu ele almaya çalışacaktır. Belirtmek gerekir ki, ‘çözüm süreci’ devam ederken Kürt siyasetine çatışmayı telkin eden, çatışmalar başlayınca da Kürt siyasetini mahkum etmek için tetikte bekleyen bataklık öznelerinin tutumları ve tavırlarından önemli olan, yakın geçmişi ve olası geleceği olgular ve tarih çözümlemesini içerecek şekilde kritize etmektir.
Çözüm süreci, melankoli ve muğlaklaştırma
Çözüm süreci boyunca Sayın Öcalan, ‘toplumsal barışın inşa edilmesi’ telkininde bulunmaktaydı. Bu yönde başta Barış ve Demokrasi Konferansları olmak üzere değerli çalışmalar yapılsa da aradan geçen zaman ne yazık ki bu çabaların yetersiz olduğunu göstermiştir. Bir emek süreci ve kurucu politikalar silsilesi yaratımını çağıran bu telkin ile ilgili bugünden doğru bakıldığında anlaşılmaktadır ki Sayın Öcalan, inşanın gerçekleşmesi durumunda hükümetin ideolojik aygıtları seferber ederek çözüm sürecini maliyetsiz şekilde bitiremeyeceği bir zemin yaratılmasını istemekteydi. Fakat Sayın Öcalan’a yönelik temel yaklaşım, Öcalan’ın siyasi bir dâhilikten daha çok bir kâhin olarak değerlendirilmesi şeklinde olunca bu telkinin anlaşılması ve hayata geçmesi tam anlamıyla mümkün olmamıştır. Dolayısıyla 7 Haziran’dan sonra AKP’nin çözüm sürecini bitirip kolonizasyon başlarken seferber ettiği ideolojik aygıtlar aracılığıyla 1 Kasım’da tek başına iktidar olabilmesi, yani halkı savaşa ve savaş gerekçelerine inandırabilmesi ile toplumsal barışın inşa edilememesi arasında doğrudan bağ vardır. Daha birçok boyutu olmakla birlikte özeleştirel anlamda çözüm sürecinin iktidar açısından büyük maliyete mal olmadan gerçekleşmesinde telkini yerine getirememenin payı büyüktür. Bu telkin yerine getirilseydi çözüm süreci, yine de hükümet tarafından bitirilebilirdi ama siyasi maliyeti yüksek olurdu.
Sürecin bitmesi ile birlikte AKP, oldukça ‘başarılı’ bir teknikle hem çatışmaları derinleştirip siyasi programını uygulamaya devam etti hem de halkın tepkisini ‘bypass’ etmek için çözüm sürecinin varlığını bir ihtimal olarak belirsiz aralıklarla dillendirdi. Bu bir muğlaklaştırma taktiğiydi ve amacı halkı sokaklardan ve barış talebinden uzak tutmaktı. (Bkz. Erdoğan’ın “Çözüm süreci buzdolabında” açıklaması) Bu taktiğin yanı sıra çözüm sürecinin bitirilmesi ile ilgili sürekli suçlanmak suretiyle HDP’yi siyaset dışına atmanın psikolojik zemini oluşturulmaktaydı. Bu zaman zarfında HDP’den farklı ve cılız seslerin çıkması ve çıkan gür seslerin de medya ambargosuna yenik düşmesi, hükümet söylemini merkezi söylem haline getirmekteydi. Devam eden süreçte kurucu fikirler ile güçlü argümanlar üretilmesine rağmen çözüm süreci ile Kürt siyasetinin bazı organları arasında kurulan melankolik bağ ve sınıf politikalarının yönetilememesi, siyasi maliyeti arttırmaktaydı.
2012 yılında başlayan çözüm sürecinin uzunca bir süre devam eden ve Kürtler arasındaki sınıfsal gerilimlerin de yönetildiği süreçler ile ete kemiğe bürünen bir mücadele sonrası kazanım olarak hükümete kabul ettirildiği gerçeğine karşın tarihin çözüm süreci ile başladığı gibi bir yanılgı psikolojisine yenik düşüldü. Bu sürecin belki de en önemlisi çözüm süreci ile kurulan melankolik ilişkiydi. (Zeki Bayhan’ın 21.Yüzyılda Özgürlük İdeolojisi: Demokratik Sosyalizm adlı kitabında ifade ettiği şu cümle, Kürt siyasetinin çözüm süreciyle kurduğu melankolik ilişkiyi açıklayabilecek mahirliktedir: “Yastan ziyade melankoli, yani kaybedilen nesneden vazgeçmeme söz konusudur. ...duyulan melankoli veya tutulan bitmez yas, böylesi projenin sahiplerini korkunç bir zorluğa sürükler.”) Çünkü Kürt siyasetçilerinin psikolojisi, 2012 yılında başlayan çözüm sürecini, çözüm arayışlarının geniş tarihi içerisinde değerlendirmemiş, bu süreci biricik kabul ederek yası sonlandırmamış ve melankolik bir ilişki kurarak hükümetin yukarıda bahsedilen muğlâklık yaratımına eşlik etmiştir. Belirtmeliyiz ki bu ilişki yası bitirmemekteyken öte yandan yeni bir çözüm arayışını da akıllara getirmemekteydi.
Masanın diğer kısmında bulunan tarafın çözüm süreci ile ilişkisi, ayrı bir paragrafta ele alınmayı hak etmektedir. 7 Haziran’da HDP’nin barajı aşması ve AKP’nin tek başına iktidar şansını yitirmesi ile hükümet, yeni ittifakını Ergenekoncular ile kurduğu andan itibaren, çözüm sürecinin yasını tutmuştu. Ergenekon ortaklığı ile paydaş ettiği ideolojik formasyonu olan Türk-İslamcılık anlayışının beslendiği kaynak, Kürt karşıtlığıydı. Ayrıca çözüm süreci boyunca hükümet, kendisini de test etmiş ve başarısız neticeler almıştı. Asker-polis ölümlerinin gelmediği bir ortamda milliyetçiliğin oto-kolonizasyon halesinden uzak olan toplumsal dinamiğin Gezi Direnişi’ni başlatması, hükümetin ekolojiyi ranta kurban etme ve bireysel-kimliklere ait yaşamlara müdahale etmesine güçlü bir itiraz olarak belirdi. Yine çözüm sürecinin getirdiği şeffaflık tartışmaları sonrası hükümetin ekonomik ve kayırmacı açıklarının daha açıktan görünür olması da hükümeti zorlamaya başladı. Yine Kürt halkı ile diyalog geliştirmesinin hem içeride hem de dışarıda bir egemenlik paylaşımını gerektirdiği göründükçe hükümetin Türkçü damarı da kabardı. Dolayısıyla çözüm sürecinde test edilen bu boyutlar da hem hükümeti hem de yeni ittifakını yeni bir hamleye itmiş oldu.
Bu psikolojik ve siyasi zeminde gelen 12 Eylül mesajı, “Yeni bir çözüm süreci başlar mı” tartışmasına vesile oldu. Bu yönüyle oldukça sade ve zekice ifade edilen mesajın uzunca bir süre sonra tekrar demokratik çözüm tartışmasını başlatması bile değerlidir. Çatışmaların derinleştiği ama tarafların yenişemediği bu ortamda -hükümetin yeni ortağının Ergenekoncular olduğu gerçekliğinden hareketle zor bir ihtimal gibi görünse de- bir çözüm arayışının belirmesi, kendisiyle birlikte, “Çözüm arayışının biçimi nasıl olur” sorusunu da akla getirmektedir. 2012 yılında başlayan ve 2015 yılında sona eren çözüm süreci ile HDP’nin çıkışını gören Erdoğan’ın ve hükümetin olası bir arayışta HDP’yi dışarıda tutma ısrarında olacağı ve bununla birlikte otoriterleşmeye devam etmek isteyeceği açıktır. Kürt tarafının ise hem demokratik siyasetin çözüm arayışında olmasında hem de netice alıcı -egemenliğin paylaşılacağı- bir çözümde ısrarcı olacağı açıktır. Kürt tarafı demokrasiyi dayatacak, bunu kabul etmesi muhtemel bir hükümetin de stratejik dönüşüme hazır olmasını isteyecektir.
Çıkış yolu
Türkiye sınırlarını aşan bir niteliğe bürünmesi itibariyle zorlukları fazlalaşan bir çözüm arayışı gerçekleşmezse bunun taraflara ve Türkiye toplumuna siyasi maliyetinin yüksek olacağını tahmin etmek zor olmasa gerek. Erdoğan, Rojava ile birlikte düşündüğümüzde bu çatışmaları sona erdirecek bir çözüm bulmadıkça hem içeride hem dışarıda yeni zorluklarla karşı karşıya kalacaktır. Dolayısıyla daha kırılgan hale gelecek ve belli ki yakın bir tarihte muktedir olma hayallerini yitirecektir. Çünkü içeride kopma noktasına gelen toplumsal gerilim, artan çatışmaların yarattığı psikolojik travma, çözümün askere havale edilmesiyle ittifak kurduğu güçlerin olabildiğince güçlenmesi, Suriye başta olmak üzere Kürt karşıtlığı politikalarını esas alarak birçok bölgesel ve küresel güçle ters düşmesi, bu kırılganlığı arttıracak birkaç boyuttur. Elbette ki çıkış yolu bulunmazsa HDP de bundan olumsuz etkilenecektir. Bu toplumsal dinamiklerin ve siyasal manzaranın devam etmesi ile Türkiye’deki kimliğe dayalı gerilimler daha fazla aralanabilir. Bu yönüyle HDP, büyük emekle toplumsal meşruiyetini sağladığı demokratik çözümü, ortak vatan hedefini kaybetme riski ile karşı karşıya kalabilir. Ve böylesi olumsuz ihtimalde Türkiye siyaseti yeni dengelere oturur. Dolayısıyla bir çıkış yolunun bulunması, hem taraflar için hem halklar için hem de bölge için hayırlı olandır. Bu çıkış yolunu ise Sayın Öcalan çeşitli dönemlerde ‘tarihi Kürt-Türk ittifakı’ ifadesi ile sembolize etmiştir. Böylesi bir ittifak hem Türkiye’nin demokratik cumhuriyete ulaşmasını hem Türkiye’nin dış politikada içine düştüğü bataklıktan kurtulmasını hem de daha aktif bir bölgesel pozisyona erişmesini sağlayabilir.
Mesaj
Karar vermek siyasetin belirleyici momentlerinden biridir. Geldiğimiz toplumsal, siyasal ve psikolojik eşik, tam da bu moment ile kesişme noktasında bulunmaktadır. Sayın Öcalan, 12 Eylül mesajı ile bu momenti görmüş ve çeşitli kararlar vermiştir. Altı ayda sorunu çözecek projelerinin olduğu ifadesi bir siyasi ve entellektüel üretime sahip olunduğunu göstermektedir. Yine mesajda birden çok tarafa çoklu mesajlar olduğu da açıktır. Sayın Öcalan’ın mesajında Kürt hareketine ‘barışa hazır olmak üzere direnişe devam’, siyasi alana ‘demokratik siyasetin esas alınması ve çözüm arayışlarını sürdürülürken kurucu fikirlerin ve projelerin üretilmesi’, devlet ve hükümet tarafına ise ‘ciddi ve sonuç alıcı bir yaklaşıma sahip olunması’ telkin edilmektedir. 12 Eylül mesajının ruhuna baktığımızda, oldukça daralmış olan siyaset alanını HDP için bir kez daha sonuna kadar açtığını ifade edebiliriz.
Hasan Kılıç