
Planlanmıştı.
Kollektif politik bir nüfusu derinden yaralayan cinayetlerden biriydi.
Haberini aldığımızda, kapanma hazırlıkları yapılan Mahsum Korkmaz Akademisinde, merasimlere katılan üç ‘turist’ten biriydim.
1992’nin 21 Eylül sabahında Musa Anter’in ‘vurulduğu’ haberi, kampda bulunan yaklaşık 250’ye yakın mücadele adamını yasa boğmuştu.
Herkes merakla Öcalan’ın yapacağı konuşmayı bekliyordu.
Konuşma spontan yapılacaktı.
Konuşmanın yapılacağı yer, Antik Grek tiyatrolarını andıran, yarım daire konuşma platformu olan Akademi okulunun salonu değildi.
Biz üç “misafir” dışında, herkesin daire biçiminde örülü taşlara oturduğu, çadırı andıran, günlük dersanelerden birine gelen Öcalan, yorgun ve düşünceliydi.
Konuşmasına başlaması birkaç dakika aldı.
“Bu devleti iyi tanıyın, 70’indeki Musa Anter’i vurdular”a denk düşen bir cümleyle başladı;
Anısına ve mücadelesinin devam edeceğine dair yoğun bir söyleve dönüştü konuşma.
Konuşma bittikten sonra, dersanede geride kalan uzun bir sessizlik oldu:
Sessiz, vakur simalarda ve hazmedilmesi zor bir kaybın geride biraktığı burukluk; kararlılık..
Bunların tümünü hazır bulunanların çehrelerinde, aynı resim karesinde gözlemleyebilirdiniz.
Musa Anter’i “vuranlar”, onun kollektif bilinci taşıyan her bireyin yüreğini hedef almışlardı.
Anter, Kürtler için, Tolstoy kadar hümanizmanın vicdanını temsil ediyordu. Tolstoy ölümüne yakin: “sonsuz mutluyum” demişti.
Musa Anter, “vurulmadan” önce, Gerillalar’a “çocuklarım” dedi.
60’li yıllardan sonra, ‘Kürtçülük mevzuatında faaliyet icra eden en mühim simalardan biri’ olarak betimlenen, “Kürt sorunuyla ilgilenen herkesin tanıdığı… becerikli ve zeki kişi”i Musa Anter, resmi kayıtlarda 1920 doğumlu olarak geçer.
Nedeni ise okula alınmak.
Türkçe bilmeyen annesinin ifadesine göre “Piştê Fermana Fileya” (Ermeni Soykırımından sonra) doğan Anter, kendi hesabıyla, Ekim Devrimi yılında 1917’de, ya da 1. Dünya Savaşı’nın sona erdiği 1918 yılında doğmuş.
Belirgin özelliklerinden biri, kimseye boyun eğmemesiydi.
Kürtçü/solcu adamdı.
Hapis yatar, çıkar, yeniden hapis yatardı.
11,5 yılını hapiste geçirmişti.
Daha “Küçükken bile babasının, ailesinin ve halkının yüzkarası olacağını” bildiği Kamran İnan için:
“babası bugünkü halini görseydi, en az benim kadar ondan nefret eder, hatta kendisini evlatlıktan atardı” dediğinde,
herkesin geçmişini, bugününü tüm çıplaklığıyla ortaya sermesi için hodri meydan okuyan bir şövalye gibi durmuştu.
Gerilla’yı neden “çocukları” olarak addettiğini, onun çocukluk yaşamından aktardığı resim keresi kadar hiçbir tablo tarif edemez:
“...Jandarma gelince felaket başlardı. Ne istediklerini bir türlü anlamıyorduk; tavuk mu, yumurta mı, kuzu mu, para mı, veya karakolları için odun mu istiyorlardı, bilemiyorduk. Bilmeyince de köylü dayak ve küfür yiyordu. İstedikleri herşeyi vermeye hazırdık ve adet böyleydi; hükümet budur zannediyorduk... Hele annem mahvoluyordu. Sırf jandarmanın ne istediğini anlamak için gidip, Türkçe öğrenmemi istiyordu.”
Yaşanan bu dramadan sonra tahminen 60 yıl geçmişti.
O ve devamı travmalara karşı başkaldıran dağdakiler, kenttekiler; direnenelerle buluştuğunda Anter, “sonsuz mutluydu.”
O’nu katledenlerin katlanmadığı da buydu.
Umudu, çocuklarından alan, kitlelere maleden mutlu ve hilesiz O vicdanın anısına, saygıyla...