Bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu ve Mezopotamya toprakları, 1990’larda yaşanan kanlı, kaoslu bir ortama girmek üzere. Bizleri idare ettiklerini ileri sürenler böyle uygun görüyorlar sanırım! Oysa ki, tüm halkların kardeşçe yaşamaları için genel bir barışı yakalamaya ramak kalmıştı.
Kaos ortamını yaratanların ruh hallerini Simone Weil, "Bir insanı öldürmeden de özgürlüğünü elinden alırım; yalnızca onu aşağılamayı ya da sahip olduğu şeyleri elinden almayı istiyebilirim. Bu eylemlerin ardında yatan onu öldürme isteğimdir" sözleriyle ifade ediyor.
Bu psikoloji içerisinde olanlar şiddete tutkun ve ölümsever kişilerdir. Bugün Türkiye’yi idare eden kadrolar aynı zihniyete sahip oldukları için ülke kan gölüne dönmek üzere...
Buna karşın bir kesim halk var; devlet güçlerinin öldürdüğü çocuklarının cenazelerini kendi törelerince kaldırılmasına müsade vermeyenler, inadına yaşamseverler, barıştan yana olanlar var ve ölüm severlere benzemezler.
Ölüm severler, aynı zamanda öldürme gücüne sahip olandan yanadır. Örneğin, Hitler'in çürümüş bir cesedin önünde saatlarce beklediğine tanık olanların varlığından söz edilir. Gaziler Cemevi'ndeki cenazenin kaldırılmasına izin vermeyen güçlerin bu tutumu da ölümseverliğinden mi kaynaklanıyor bilinmez.
"Gereğini yapın" diyenler, sınırsız öldürme yetkisine sahip olup, "Parlamentoyu rafa kaldırdık, uzun süre orada kalacak" diye ahkam kesen ve bugüne dek "milli irade"den söz edenler; seçilen parlementoyu baypas ederek, geçici bir hükümetle ülkeyi savaşa sokuyorlar. Buna karşın demokratik eleştiri hakkını kullanan vatandaş da soluğu cezaevinde alıyor. Bundan korkanlar, korkularının bilincine varmaktansa onlara hayranlık duymayı yeğlerler. Onları babacan ve kurtarıcı olarak görürler.
Ölüm severler, sahib olduklarını yetirmektense yaşamı yetirmek gibi çelişkili bir tepki gösterirler. Yaşama karşı derin bir korku duyar. "Ben her şeyi yaparım" paranoyasına kapılırlar; öte yandan toplumun toplu olarak tepkisini dile getirmek için bir araya gelmesinden korkar, toplanmasına meydan vermezler. Bu nedenle barış istediği için Barış Bloku'nun İstanbul'da bir araya gelmesine izin vermediler.
Ölüm severler, verilen emirlere boyun eğilmesini isterler. Ağızlarından çıkan her sözün emir olarak telakki edilmesini isterler. Bunlar yaşamı değil ölümü, gelişmeyi değil yıkımı severler. Dört bin köy bu nedenle haritadan silindi. Bugün bile, yakılan ormanlar söndürülmüyor. Yerleşim yerleri de bu nedenle sular altında bırakılmak isteniliyor Kürdistan coğrafyasında. Bunun karşıtı, yaşamı sevmektir. Kürtler bu nedenle her platformda ille de barış diyor.
Yaşamı koruma, ölüme karşı savaşma, yaşamseverlik eğiliminin en ilkel biçimi olup tüm canlılarda ortaktır. Bu uğraşla, değişik ve farklı birimlerle kaynaşmak, yapısal bir biçimde gelişmek isterler. Birleşme, bütünleşmiş gelişme yalnızca hücrelerin büyümesi alanında değil, duygular ve düşünceler alanında da tüm yaşam sürecinin belirleyici özelliğidir. İşte HDP değişik birimlerle bu nedenle ortak bir ev kurarak yaşamseverliği pekiştirmek istiyor. Bu yüzdendir ki, kadın erkek ayırımını bir yana iterek eşitlik ilkelerini ortaya koymuş; eşbaşkanlık sistemini yaşama geçirerek, kota mota safsatasını çöpe atmıştır.
Tarihin aynasına baktığımızda, Hitler, Pinochet, Saddam ve benzeri yüzlerce diktatör uyguladıkları tüm şiddete rağmen hazin bir sondan kurtulamadı. Bugünün insanlığı onları bu diktatörce uygulamalarına layık bir değerle hatırlıyor; ah'la, öfkeyle, tiksinerek…
Acı olan nokta; onların yolundan yürümek isteyenler, kendilerine rehber aldıkları kişilerin yaşam serüvenlerinin son sayfalarını okumuyorlar.
Düzlüğe çıkmanın yegane yolu, tüm halkların tarihe göz atmalarıdır. Şiddete baş vurmadan, tek bir cana kıymadan bunu sağlamak gerekiyor. Bu da Hindistan’da İngiliz hegomanyasına son vermek için Büyük Gandi’nin etrafında toplanıp alanlara çıktıkları gibi düzenden zarar gören halkların birlikte hareket etmesinden geçer.
Her yaşam, bizim yaşam kadar kutsaldır.