
DENİZ BİLGİN / QAMIŞLO / EFRÎN
İnsanlık tarihine beşiklik etmiş topraklar, şimdi insanlığın en uzak olduğu noktada. İlk besinin elde edildiği topraklarda, şimdi bir ekmeğe muhtaç insanlar. Toz gibi savruluyor, sırtlayabildikleri eşyalarıyla yollara düşüyorlar.
Yerle bir olmuş şehirler, köyler, çökmüş binalar, evler, delik deşik olmuş duvarlar, viran olmuş bahçeler, gövdesinden bölünmüş ağaçlar… Bazı köylerde tek bir nefes dahi yok. Kuşlar ötmüyor. Sadece nesiller boyu süregelmiş bir ıssızlık var gibi. Savaşın yıkıcılığından ne insan ne de doğanın tek bir parçası kurtaramıyor kendini.
Yıkıntılar içinden nereye baksan anılar uçuşuyor. Çöllerden, buğday tarlalarından, zeytin ağaçlarından, nar çiçeklerinden, platolara dağılmış taşlardan, tarihin soluğunu taşıyan taşlardan, tarihin koyaklarından, tozlu şehirlerden, ekmek kırıntılarından, çıplak karınlı çocuklardan geçiyor anılar.
YENİ BİR TOZ FIRTINASI BAŞLAMADAN…
Toz ile dağılan milyonlarca insanın anısı hangi dünyaya sığacak. Kederli gözleriyle, tozlu eteklerine tutunan sümüklü çocuklarla kadınlar, hayata tutunmaya çalışıyorlar. Savaşın yükü onlarda, hayatın yükü de. Kaynatacak taşın dahi olmadığı çöllerde, dünyanın hangi parçasına tutunacaklar. O ilk günü arıyor kadınlar, çıplak ayaklı çocuklarının kursağından bir lokma geçsin diye çırpınıyorlar. Yeni bir toz fırtınası başlamadan olgunlaşsa başaklar, taze ekmek kokusu sarsa her yanı, sanki her şey daha iyi olacak. Çok kolay olan şeyler dahi karmaşık hale getirildi bu ülkede.
Buğday tarlaları uzanıyor ufka dek. Burada dünya buğday başaklarının üzerinde yükseliyor. Başaklar doldu dolacak. Lakin başakların gölgesine sığmıyor yaşananlar, başaklar yetişemiyor yaratılan trajediyi azaltmaya. Dünyanın önde gelen ‘güçleri’ ülkeye doluşmuş, bir çıkar mücadelesi devam ediyor. Bazen bir sarmalı andırıyor. Oysa bu trajediyi yaşayan insanların gözünden bakınca daha çok sadeleşiyor olan biten.
ELLERİM DE ÇATLADI TOPRAK GİBİ…
“Her şey geride kaldı” diyor, bir mülteci kampında hayata tutunmaya çalışan yaşlı Ayşe. Köyü DAİŞ tarafından işgal edilince bir asırlık ömrüyle yollara düşüyor. Şimdi Rojava’da bir mülteci kampında. Bir asırlık yaşın izlerini taşıyan elleriyle tozlu çölü gösteriyor, “Bak her şey yıkıldı. Ekinlerimiz, bahçelerimiz, evlerimiz yıkıntıların altında. Kim bizi düşünüyor? Dünyanın tüm devletleri burada, ama kendi çıkarları için bizim için değil. Bak ellerime, bu ellerim de çatladı topraklar gibi. Anılarımız da orada yıkıntıların altında, geri dönemezsek onlar da ölecek. Allahtan bu savaşın bir an önce bitmesini ve köyümüze dönmemizi dilerim. Başka ne diyeyim, Allah Kürtlerden razı olsun. Onlar bize yardım etti.” Yedinci yılına giren Suriye savaşının kısa bir özeti gibi söyledikleri.
Ellerine tutuşturulan bir ekmek ile gösterdikleri merhametin ne kadar yalan olduğunu onlar da biliyor. Suriye topraklarında yaşanan güçler savaşında Onlar görülmeyenler. Savaşın görülmeyen, ne olduklarının önemli olmadıkları tarafındalar. Bazen çölün yakıcılığında bir top ateşiyle ölürler, bazen çadırların kirli sokaklarında verilecek bir ekmeği beklerler, bazen çaresizce yola koyuldukları uzakların denizlerinde boğulurlar. Ama asla görülmezler. Milyonlar hayalet toplulukları gibi çöllere dağılıyor. Kimi dört bir yanı yıkılmış binalar içinde bir odacığa sığınmış, her an başlarına düşebilme ihtimali olan bombalara rağmen orada yaşama tutunmaya çalışıyorlar.
RUH YERLEŞECEK KABUÐUNU ARIYOR...
Bu savaşta her şey var, insan dışında. Nasıl olabilir ki! Savaş başlı başına yaşamın yadsınmasıdır.Bu ülkede yıkıntıların altında kaldı insan. Çıkarsızca kendisine uzanacak bir eli bekliyor. Bu yüzden Kürt savaşçıları; onları, insan, doğa, tarih, hayvan ayırt etmeden yaşamı tüketen, yok eden DAİŞ’ten kurtardıkları için minnetle karşılıyorlar.
Öte yandan toprağın ya da doğanın ne kadar güçlü olduğunu daha iyi anlıyorsun bu topraklarda. Köklü gelenekler kolayca silinmez yeryüzünden. Yerin katmanlarında bir ağacın kökleri gibi yaşamı yeşertmeye devam eder. Tarihin kalıntıları arasından fısıltılar yükseliyor. O zamanlar kalpler çok genişti. Yoksa onca savaşa, iktidarlara rağmen binlerce yıl nasıl birlikte yaşardı farklı halklar, dinler, diller... Yıkıntılar içinde bir ülkeyi adımlarken, zamanlar birbirine karışıyor. Ruhunu yitiren bir ülkeye baktığını sanırken, insanın hayata tutunma gayreti ve doğanın mücadelesi umudun bitmediğini anlatıyor. Ağacın dalları toprakların derinlerinde; ruh yerleşecek kabuğunu arıyor.
Savaşın yıkıcılığı ile savaş halinde doğa. Savaş da değil aslında, doğanın özü bu. Yıkıntıların, kim bilir kimin canına mal olmuş terk edilmiş mevzilerin üzerinde boy vermiş gelincikler, sarı kır çiçekleri. Kaç bahar gerek, savaşın yıkıcılığını örtmeye; kaç tarla gelincik açmalı bunca yıkıntıyı kapatmak için. Oysa savaş bitmedi henüz. Yine de doğa bunu yapmaktan vazgeçmeyecek, döngüsünü sürdürecek. İnsanın yıktığını yeşertmeye, yeni filizlerle yaşatmaya çalışacak. Buğdayını her baharda sunacak, şükranı beklemeden. Toprakların kuzeyinde Rojava var, yeni bir hayatın temeli atılıyor. Doğa gibi her yıkıntının ardından hayatını yeniden nasırlı elleriyle kurmaya çalışan bir halk.