"Demek ki bireyler kişiliklerinin belirli özellikleri, sayesinde toplumun kaderini etkileyebilmektedir. Bazen bu etki son derece önemlidir; ama bu etkinin ortaya çıkma olasılığı ve boyutu, toplumun örgütlenme biçimi, toplumdaki güçlerin birbirleriyle olan ilişkileri tarafından belirlenmektedir. Bireyin kişiliği toplumsal gelişmede ancak toplumsal ilişkilerin izin verdiği yer, zaman ve boyutta "etken" olmaktadır. Belki kişisel etkinin boyutunun bireyin yetenekleri tarafından da belirlenebileceği söylenecektir. Buna biz de katılıyoruz. Fakat birey bu yeteneklerini ancak, toplumda bunun için gerekli konumu işgal ettiği takdirde sergileyebilir." (Georgiy Plehanov, Tarihte Birey’in Rolü Üzerine)
Yani bir döneme mi girdik bilemiyorum. Ama hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı kesin. Her şeyden önce seçimlerin "yanlış" ya da "en karamsar" analizine dayanıyor pek çok şey… Bir "yenilgi" türbülansında sarsılıp duruyor insanlar; karamsarlık acilen baş edilmesi gereken bir duygu. Ben ise, bazen alçak bazen da yüksek sesle, bazen alıntılarla, bazen şiirle, ama en çok da hayatın işaretlerine bakarak olay mahallinde ah vah edenlere "Neye göre yenildik ki moralimiz bozuk ve kendimizden ümidi kesiyoruz" diyorum. Seçim sürecindeki aktörlerin taktikleri, esastan ve usulden hatalar tartışılmalı. Ne var ki, sadece seçimlere ve AKP’nin başarısı ya da başarısızlığına göre tanımlanmış bir siyasal hayat sorunlu. Seçimler ve parlamenter mücadele çok önemli lakin her şeyi seçimlerden ibaret kılmak siyaseti de umudu ve umutsuzluğu da dar alana sıkıştırmak olur bu.
Benim kendimi tarif ettiğim zemin şöyle: Bir an için, dünyadaki ve ülkede tüm muhaliflerin ocağına incir dikildiğini tek muhalif kalmadığını düşünelim. O koşullarda bile kendimizi başlangıç noktası yapmaktır muhalif olmak. Umut her şeyden önce kendinden vazgeçmemenin etiği ve siyasetidir. En kötüsü, bir muhalifin kendinden ve benzerlerinden ümidi kesmesidir ki iktidarların istedikleri de budur. Kaldı ki ne yaşadığımız coğrafyada ne de dünyada yalnız değiliz; milyonlarca benzerimiz olduğunu unutursak baştan sol hesap hatası yapmış oluruz. "Dünyayı yorumlamak ve değiştirmek bize mi kaldı, biz yenilginin(!) tadını çıkaralım demek!" lüksümüz yok. Tarihin sıfır noktasında olmadığımızı söylemeye bile gerek yok...
Şu günlerin özelliklerinden biri insanların kendilerine kaçmaları… Oysa tarihin, coğrafyanın ve halkların bizden beklediği; "Bin dereden bir kendimi getirdim" diyerek biraz da kendimizin yarattığı "kırılganlığı" ve "umutsuzluğu" aşmaları için harekete geçmeleri. Herkes kendine kaçmış kim gitsem evde yok, durumları yaşanıyor şimdilerde. Daha doğrusu kimin kalbini ve aklını tıklasam kendilerinde yoklar. Herkes gitmiş! Ama nereye? İktidarların istediği, kişinin kendinden ve ait olduğu biz’lerden ve halklardan umudu kesmesi değil midir? Birbirimizden ve halklardan başka gidecek yerimizin olmadığını anlamak gerek. Süreçteki esastan ve usulden hataları eleştirmek baki ama her şeye rağmen elde edilen başarıya sevinmek varken, AKP’nin yükselişine bakarak kendi sevincimizi unutmak, kendi oyumuza ve oyunumuza yenilmek olur. Ortada gerçekten de "yenilgi" olsaydı, güzel yenildik ya da güzel yenilmedik diyerek tarihten hesap kaçırmadan o zeminde bir muhasebe yapardık. Bana sorarsanız ortada öyle "yenme" ve "yenilme" üzerinden izah edilebilecek ve kendimizi heder edeceğimiz bir durum yok... Olup bitene atfedilen bu psikolojik durum "vehim" haline dönüşmeden kendimize ve birbirimize dönüp kaldığımız yerden mücadeleye devam etmek gerek. Bu nedenle işi, şu sıra kendinden ümidi kesme eğiliminde olanlara, Plehanov’un "Tarihte Bireyin Rolü Üzerine" kitabını öneriyorum ki, karamsarlık bulutları dağılsın. Ama bu kitaptan daha önemli olan, kendimizi ve hayatın işaretlerini okumak… Sayfalarımızı yanlış çevirip yanlış okumanın sonu yok…
Meselenin unutulmaması gereken bir başka boyutu ise aşağıdaki alıntıda gizli:
"Yenilmek her zaman kaybetmek demek değildir. Spartaküs yenildiği için Spartaküs’tür; eğer Spartaküs yenseydi adı sanı bilinmeyen Roma komutanlarından biri olurdu. Spartaküs’ü herkes biliyor çünkü mücadele edip güzel yenilerek de tarihe geçmek mümkün. Mahir’i, Deniz’i ve İbo’yu halklarımız biliyor ama onları katledenleri hatırlayan yok..." (Bülent Uluer)