Avrupa Diller Günü, her yıl Eylül ayının son haftasında 26 Eylül’de kutlanıyor. 

Bu günün anlamı kültürler arasında daha iyi bir iletişim sağlamak üzere dil çeşitliliğini desteklemek, bir ülkedeki farklı dilllerin o ülke için birer zenginlik olduğunu vurgulayarak bu konuda farkındalık yaratmak.

Türkiye'de ise bu gün 'milli'leştirilerek "Türk Dili Bayramı” adı altında kutlanıyor. Türkiye, çokdilli ve çokkültürlü bir ülke olmasına rağmen dil ve kültür zenginliklerini yok sayarak bu konuda da tekçi politikasını sürdürüyor. Türkiye kuruluşundan itibaren yasaklama ve cezalandırma yolunu seçti.

***

Tarihten bir yaprak: Ahmet Süreyya Örgeevren, 1926’da Şeyh Said olayından sonra Diyarbakır'da kurulan İstiklal Mahkemesinin Baş Savcısıydı. Bu mahkeme, bilindiği gibi verdiği seri idam kararlarıyla ünlüdür. Ahmet Süreyya Örgeevren, 1960'larda Dünya gazetesinde yayınlanan hatıratında, duruşmalar esnasında yaşanan ilginç ve trajik olaylara yer veriyor. "Bir gün mahkemeye karayağız, yiğit bir Kürt genci getirdiler. Hakimler sorguya çekti. Türkçe bilmediği anlaşılınca, hakimler danıştılar ve delikanlının idamına karar verdiler..." Mahkemenin idam gerekçesi dehşet vericidir: "Türkçe bilmeyen bir kimseden bu memlekete hayır gelmeyeceğinden idamına..." "Hemen o gece çocuğu götürüp astılar" diyor.

Başsavcı, daha sonra bu olayın etkisinden kurtulamadığını anlatıyor: "Dağkapı'da Yalova adlı küçük bir otel vardı. Orada kalıyordum. Uyur uyumaz, o Türkçe bilmeyen çocuk rüyama girerek boğazıma sarıldı ve Türkçe, niye beni bıraktın, beni idam ettirdin? diye tehdit etti. Sabaha kadar bu hal iki-üç kere tekrarladı. Deliye dönmüştüm... Sabahleyin, mahkemeye gittim ve hakim arkadaşlara dedim ki, 'Birader, Türkçe bilmeyenleri asarsak tüm Diyarbakır’lıları, hatta tüm doğuluları asmamız lazım. Biz buraya suçluları cezalandırmaya geldik.' Rüyada başıma gelenleri onlara anlattım. Mazhar Müfit ve Öteki hakimler, 'sen karışma, bu bizim işimizdir' dediler. Bende savcılığımı ileri sürdüm, aramızda münakaşa ağız kavgasına kadar ilerledi. Ben ve onlar şifre ile durumu Ankara'ya bildirdik. Bir hafta sonra şu telgrafı aldım: "Ahmet Süreyya Bey, Diyarbakır İstiklal Mahkemesi Baş Savcısı: "Gayemiz, Kürtlerin ve Kürtçülüğün kafasının ebediyyen ezilmesidir. Hakim arkadaşlarınla anlaş. Gözlerinden öperim.” -Başvekil İsmet İnönü- (Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said Isyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, Vakıalar, Hatıralar, Dünya Gazetesi, yazı dizisi, 17 Nisan 1957)

***

Bu olayda infaz edilen gençle beraber bir dil de infaz edildi. Ne badireler atlattı bu dil. Bugün gelinen noktada hala anadiliyle eğitim istemek bölücülük sayılıyor. Kürtçe konuştuğu için yurttan atılan, Kürtçe konuştuğu için hastaneden kovulan, Kürtçe konuştuğu için bıçaklanan insanlar oluyor.

Daha iki gün önce TBMM Genel Kurulu’nda savaş tezkeresi görüşmelerinde HDP Grup Başkanvekili Osman Baydemir’in Türkçenin yanı sıra Kürtçeyle Genel Kurulu selamlama sözü de tutanaklara "……X” olarak girdi. Yani bir dil bir kez daha idam edildi.

Her toplum ve her insan için anadilinin ayrı bir önemi vardır. Anadili, dünyaya gözünü açışından itibaren kişinin bütün ruhsal ve duygusal dünyasının, bilgilerinin oluştuğu ortamdır. Başka bir deyişle: Bir kişi birçok dil biliyor olabilir ama onun dünyayla ilişki kurmaya başladığı ilk döneminden itibaren kimlik gelişiminin, duygu ve zihin gelişim süreçlerinin temeli anadilidir. Yani kişinin anadili kendisi ve kimliği kadar hayati değerdedir. 

Bilim, dili sadece bir iletişim aracı olarak görmez. Çünkü dil aynı zamanda bir düşünme aracıdır da. Bir toplumu bir halkı bir araya getiren kültürel ve tarihsel bir zenginliktir.

‘İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ herkesin anadilinde eğitim görme, dilini geliştirmesi, bilim ve sanat özgürlüğünü kullanma hakkını öngörür. Türkiye bu bildirgelere imza vermediği gibi milyonlarca insanın konuştuğu bir dili daha inceltilmiş politikalarla yok saymaya yasaklamaya çalışıyor. Kültürel kırım devam ediyor.