Savaşla birlikte devlet tarafından yerlerinden edilen, yaşadıkları köyleri, evleri yakılan, bağı bahçesi talan, hayvanları telef edilen ve sonunda canlarını zor kurtaran Kürtlerin en kalabalık yaşadığı şehir bugün İstanbul... Türkiye metropollerine sürülen Kürtler arasında yolu İstanbul'a düşenlerin, benzer hikayeleriyle yaşadığı Tarlabaşı, İstanbul semtleri arasında özel bir yere sahip...
Adı suçla birlikte anılan Tarlabaşı, silahların patladığı, kap-kaç olaylarının yaşandığı, uyuşturucu ve fuhuş pazarlıklarının döndüğü sokaklarında, aynı anda çocukların da oynadığı bir yer.
Bitişik nizam binalarının arasındaki çamaşırlarıyla zaman zaman turistik ilgilerin öznesi olsa da Tarlabaşı, dışarıdan bakanların daha çok korku ve merakla izlediği bir getto görünümde. Konut ve atölye tarzındaki işyerlerinin bir arada bulunduğu binaların viraneliği ise Tarlabaşı'nın ilk dikkati çeken özelliği... Bu, aynı zamanda semtin yoksulluğunun önemli bir kanıtı olmuş.
Şiddet, suç ve yoksullukla iç içe yaşayan Tarlabaşı'nın diğer sakinlerini de yine göçmenler oluşturuyor. Romanlar, Afrika ve Ortadoğu ülkelerinden gelenler, Karadenizliler Tarlabaşı'nda yaşayanlar arasında sayabileceğimiz kesimler arasında bulunuyor.
Kürtler için Tarlabaşı'nda fakirliğin yanı sıra Kürt olmaktan kaynaklı sorunlar da var. Kürt ailelerin bu semtte nasıl yaşadıklarını onların ağzından dinlemeye karar verdik.
Mêrdîn'den (Mardin) göç eden ailelerin yoğun olarak yaşadığı bir mahalleye giriyor ve en eski sakinlerden biri olan Hazal Zeyrek'le görüşüyoruz. İki katlı evde 4 aile yaşıyor...
Hazal Teyze ile doğum yapan kızının evinde konuşuyoruz. Hastaneden yeni çıkan genç kadın, daha yatağında olduğundan O'nu fazla rahatsız etmiyor ve evin diğer sakinleriyle konuşuyoruz. Neden Mêrdîn'den geldiğini önce Hazal Teyze'ye soruyoruz...

'Korucu olun' baskısı göç ettirdi

Hazal Teyze, Mêrdîn Kerboran'a (Dargeçit) bağlı Akyol köyündeki yaşamlarını anlatarak başlıyor söze: "Bizim köyde tarlamız, bağımız bahçemiz vardı. Hayvanlarımız vardı. Bunlarla geçiniyorduk, her şeyimiz tamdı." Devamla, 90'lı yılların başında devletin 'korucu olun' baskısıyla karşılaştıklarını belirten Hazal Teyze, önce Mêrdîn'in bir başka köyüne, oradan da Êlih'e (Batman) bağlı bir köye göç ettiklerini anlatıyor.

Çocuklarını korucular öldürdü

Êlih'te göçettikleri köyün korucu köyü olduğunu bilmeyen aile, bunun ağır sonuçlarıyla karşılaşıyor çok geçmeden. Çobanlık yapan iki oğlunun aynı gün korucular tarafından öldürüldüğünü anlatan Hazal Teyze, hiç unutmadığı evlat acısıyla bir süre susuyor. Hazal Teyze acısına gömüldüğünde, biz de o dönem devletin öldürdüğü nice isimsiz Kürt gencini ve yanlarına dekor yaptığı silahlarla 'terörist öldürdük' diye servis ettiği uydurma haberleri hatırlıyoruz.

Göçle gelen geçim kavgası
Doğduğu topraklarda barınamayan aile, çevre köylerde barınmaya çalışırken dört bir tarafın JİTEM, korucu ve askerle çevrili olduğu bölgeden İstanbul'a göç etmekte buluyor çareyi. Hazal Teyze Êlih'ten geldiklerinden beri Tarlabaşı'ndaki evde yaşadıklarını, 12 senedir aynı evde kiracı olduklarını ve şimdi nasıl geçin(eme)diklerini, anlatmaya devam ediyor.
Geride kalan çocuklarından 2 oğul ve 2 kızıyla yıllarca iki göz odalı evlerinde yaşayan aile, oğullardan birinin evlenmesiyle iki aile yaşamaya devam ediyorlar.
Hazal Teyze bu sırada evde bulunan diğer kadınlar arasından gelinini gösteriyor. Bazen kadınların yaptığı midye dolmaları satan evin erkekleri bazen de seyyar satıcılık yaparak evi geçindirmeye çalışırken, geçen yıllarla beraber 4 de torun ekleniyor aile nüfusuna. Bu arada evinde olduğumuz kızının tekstilde çalıştığını ancak evlenerek evden ayrıldığını anlatan Hazal Teyze, ailesiyle birlikte oğlunun da ayrı eve çıktığını ve evi yaşlı eşinin geçindirdiğini belirtiyor.
"Amca ne iş yapıyor" diye sorduğumuzda ise, "çöpe gidiyor" yanıtını veriyor.
Düzenli bir işleri ve sosyal güvenceleri olmayan aile fertlerinin sağlık sorunları başta olmak üzere birçok ihtiyaçlarının karşılanamadığını öğreniyoruz. Kaymakamlık tarafından verilen yardımların seçimlerle beraber kesildiğini belirten Hazal Teyze, yeşil kartlarının da iptal edildiğini anlatıyor. Yardımları dağıtan görevlilerin yemin etme baskısıyla "Kime oy verdiniz" diye sorduklarını, Kesk û Sor û Zer'leri gördüklerinde ise "Anlaşıldı" deyip geri döndüklerini anlatan Hazal Teyze, devamla şunları söylüyor: "Kapıya getirdikleri kömürü alıp gittiler, erzak yardımını da kestiler. Bize değil, kendi istediklerine veriyorlar. Bizim durumumuza acımıyorlar."
Hazal Teyze, hem soruyor hem de yanıtlıyor; "Fakirlikse bizden daha fakiri mi var? Hiçbir şeyimiz yok, neden bu yardımlar kesiliyor, sebebi bellidir."

Hazal Teyze'nin anlattıklarına odada bulunan kız kardeşi Atiye Ergin de katılıyor. Aynı göç yolunu Tarlabaşı'nda sonlandıran Ergin ailesi de, köylerinde yaşadıkları zamanlarda iyi durumdalarmış. "Köye baskın yaptıklarında pirinç, susam, fasulye ekiyorduk, hayvanlarımız vardı. Kimseye muhtaç değildik" diye başlıyor anlatmaya Atiye Ergin: "Tarlalarımızı, evlerimizi yaktılar. Sonunda geldik buralara. İş yok, ev kira, dil de yok."


Annenin isyanı
Ergin, tek gözlü evde 5 çocuğu ile yaşadığını belirterek, eşinin hasta haliyle hamallık yaptığını, bazen düşüp bayıldığını dile getiriyor.
Eşinin hastalık nedeniyle sürekli çalışamadığını söyleyen Ergin, evin geçimine tekstilde çalışan 17 yaşındaki kızının da katıldığını anlatıyor.
Okula giden 2 çocuğunun dışında iki de küçük çocuğu olan Atiye Ergin, yaşadığı geçim sıkıntısını, tek göz odada yaşamanın zorluklarını ve çocukları için nasıl üzüldüğünü anlatırken, biz susarken o konuşuyor: "Çocuklar küçük. Odun, kömür alamıyorum. Pazar kurulduğunda, gidip kasaları topluyorum. Bazıları ses çıkarmıyor ama bazıları elimden çekip alıyor. O zaman çok utanıyorum, sanki dileniyormuşum gibi. Ne yapayım? Çocuklar donuyor. Çocuklar okula aç gidiyorlar, hiçbir şey veremiyorum. Ne para verebiliyorum, ne de bir şeyler alıp onların çantasına koyabiliyorum. Çantaları yok, ayaklarında ayakkabı yok, sırtlarında doğru düzgün bir önlük bile yok. Onlar okula giderken ben arkalarından ağlıyorum, nasıl ders yaparlar? Açken kafaları çalışmaz ki! Bir anne olarak onlar dönene kadar neler çektiğimi bir ben biliyorum bir de Allah. Öğretmen beni okula çağırıyor 'bu çocuklar uykusuz kalıyorlar, burada yatıyorlar, bir şey anlamıyorlar' diyor. Ne yapabilirim tek oda var, bütün her şeyimiz o odada. Beş çocuk bir odada, hepimiz aynı yerde uyuyoruz, Çocukların ayrı odaları yok ki, dersi nerede yapacaklar? Televizyon yok, bilgisayar yok. Türkçem de az, bildiğim kadarıyla anlatıyorum. Bir yol göstermiyorlar. Benim anne olarak suçum ne?”

Yeşil kartı iptal edilmiş

Hiçbir gerekçe gösterilmeden yeşil kartlarının iptal edildiğini anlatan Atiye Ergin, borç para bularak çocuklarını doktora götürdüğünü anlatıyor. Muhtardan fakirlik kağıdı alarak, gerekli formları doldurduğunu ve Kaymakamlığa defalarca başvurduğunu da belirten Ergin, "Ne yaptıysam da yardım etmediler bana, bilgisayarı açıp benim ismime bakmadılar bile" diye sürdürüyor sözlerini.
Aynı şekilde kapılarına getirilen kömürü alıp gittiklerini anlatan Ergin, "Ben şaşırıyorum bu nasıl insanlık, nasıl Müslümanlık" diye soruyor. Ergin "Bizim suçumuz bu partiye oy vermek, Kürt olmak" diye de ekliyor.
Bulunduğumuz evde yaşayan ailelerden Zühriye Turgut'la devam ediyoruz konuşmaya. Eşinin üç kardeşinin ailesi ve anneleriyle toplam dört aile bu evde yaşadıklarını anlatan Turgut, aslen Sêrt'li (Siirt). Eşinin Mêrdînli olduğunu ve aynı şekilde göç ettiklerini anlatan Turgut, yıllardır bir arada yaşadıklarını ve yeni evlenen kardeşle aile sayısının dörde çıktığını anlatıyor. İkişer odalı iki katlı bu evin üst katında kendisinin 5, eltisinin 6 çocuğuyla yaşadıklarını anlatırken, kayınvalidesinin ise henüz evlenmemiş iki çocuğu olduğunu belirtiyor. Evin alt katında ise yeni doğum yapan eltisinin kaldığını anlatan Turgut, henüz adı konmamış bebekle birlikte evdeki çocuk nüfusunun da 12'ye çıktığını belirtiyor.
Eşinin bir çikolata fabrikasında sigortalı olarak, ancak asgari ücretle çalıştığını anlatan Turgut, diğer erkeklerin düzenli bir işleri olmadığını ama çalıştıklarını anlatıyor. Zühriye Turgut kendisinin 3, eltisinin 4 çocuğunun okula gittiğini anlatırken, ailede yaşları 13-14 arasında olan çocukların da kağıt mendil sattığını söylerken utanıyor. Dört aile birlikte kazanıp birlikte yaşarken yeme, içmeyi de birlikte yapıyor.
Tarlabaşı'nda Kürtlerin oturduğu mahallelerden birinde, herhangi bir evden anlattıklarımız, buradaki diğer hanelerde yaşananlardan pek farklı değil.


BETÜL KILIÇ/İSTANBUL