Beyazperdede izlemeye artık bir hayli alıştığımız “taşrada kendini bulmaya çalışan, şehirli erkek” karakterlerden sonra, taşranın “kadın” hali bambaşka bir tabloyu ortaya çıkarıyor.

Film, Nesrin’in (Esra Bezen Bilgin) bir traktör arkasında tarım işçileriyle birlikte kasada yaptığı yolculukla başlıyor. Bu görüntüden Nesrin’in yolda kaza yaptığı ve köye traktör yardımıyla gittiği anlaşılıyor. Nesrin, akşam vakti elinde bir valiz ve ofis koltuğuyla uzun zamandır kullanılmayan köy evine varıyor. Sonrasında annesiyle telefonda konuşan Nesrin; annesini iyi olduğuna ve gelmesine gerek olmadığına ikna etmeye çalışıyor. Fakat bu konuda çok da başarılı olamıyor. Nesrin’in köye gelme ve annesini orada istememe sebebiyse yalnız kalıp bir roman yazmak...


Dışarıdan ama yabancı değil...

Film, şehirden taşraya gelmiş bir kadın profili çizerken “yabancı” bir karakter ortaya koymuyor. Nesrin, köye vardığında ilk iş evi temizleyip şalvar giyiyor. Her ne kadar dış görünüşünde şehrin izlerini taşısa da oraya hızla adapte olan ve bir yanı zaten taşranın parçasıymış görüntüsü çiziyor. Bu yüzden Nesrin, taşraya giden “şehirli”nin şaşkın ve dışarıdan bakan profiline uymuyor. Yönetmen de izleyiciye bir süre Nesrin’in bu yönünü gösteriyor; dışarıdan ama yabancı değil...

Nesrin’in taşrada “sakinlik arama” çabası, annesi Halise’nin (Nihal Koldaş) gelmesiyle sekteye uğruyor. Senem Tüzen, uzatmadan ama sakin bir şekilde anne, kız arasındaki uçurumu karşılaşmanın daha ilk başında veriyor.

Tüzen, taşrada (sinemada işleniş biçimiyle de) silik olan, erkelerin gölgesindeki kadın imgesini anlatırken aslında toplumun “ana çatısını” oluşturan ahlak ve muhafazakarlık konusunu çembere alıyor. Kutsallaştırılmış anne ve kadın profilini, doğduğu yani “ana yurdu” olan taşrada köşeye sıkıştırıyor. 


Erkek yok ama gölgesi var!

Film, anne ve kızın arasındaki aile içi hesaplaşmalara girer gibi yapıp ama aslında herhangi bir “meseleye” uğramadan, sorunun ana kaynağına, yani gündelik yaşamdaki pratiğine değiniyor. Film boyunca ne Nesrin ne de annesi Halise hakkında derinlemesine bir “geçmiş” hikâyesi görmüyoruz. Senem Tüzen, Nesrin ve Halise’nin arasında geçenleri anlatırken, alt yapıya kişisel bir trajedi yerleştirip konuyu salt “psikolojik travmayla” açıklayarak geçiştirme kolaycılığına kaçmıyor. Aksine meselenin “toplumsal” boyutunu kalın çizgilerle belirginleştiriyor. 

Taşrada anlatılan ve kadınların dünyasına dalan Ana Yurdu, taşranın kadın haline, durgun akan zaman, yavaşça içe çekilen sigaranın çatırdayan sesini değil; belki de bu hayalle oraya gelen bir kadının gerçeklere toslamasını anlatıyor. Tosladığı gerçeklik, bizzat kendi hemcinsleri tarafından örülen bir duvar üstelik. Fakat buradaki ayrımı iyi okumak gerek. Zira kadınların “ahlak, muhafazakarlık” gibi toplumun en geri unsurlarıyla inşa ettikleri bu duvar, filmde çok az görünen ama aslında filmin gölgesi olan erkeklerin kurduğu dünyadan başkası değil...  


Beklenen son...

Taşranın bu yüzüyle tanışan Nesrin, annesinin aşırı korumacı tavrı, etrafındaki köy kadınlarının  “ahlak” anlayışı arasında sıkıştıkça sıkışıyor. Film boyunca anne ve kız arasındaki gerilimde; Nesrin’in sessizce itiraz ettiği fakat her defasında annesinin istediğini yaptığını izliyoruz. Halise, kendisini kırmak istemeyen kızının etrafına artık kendini dahi göremeyeceği bir duvar örüyor. Bu duvar bir yerde kırılmaya mahkum oluyor. Kimilerine göre sert ve sürpriz olan final aslında yağmur toplayan bulutlar gibi sessizce ve yavaş yavaş geldiğini gösteriyor. Nesrin’in yaptığı o minik itirazlar, fırtına öncesi sessizliğin emarelerini veriyor. Filmin finali, kimilerine göre delilik kimilerine göreyse isyan olarak algılanabilecek bir boşlukta salınıyor.

İç Anadolu’daki bir kasabada geçen Ana Yurdu, ülkenin ortasından, hali ahvaline de minik bir özet geçiyor. Yeni Türkiye’nin doğduğu ya da aslında hep orada duran haline...


SUZAN DEMİR