Kürdistan, bu düzeyde yıkım, katliam ve talanların ilkini Moğol sürülerinin 1250 tarihindeki işgali ile yaşarken, ondan daha vahşi ve acımasızını 2015 yılının Temmuz ayından itibaren, AKP yönetimindeki TC devleti eliyle gerçekleştiriyor.
Eşitsiz koşullarda süren bu büyük savaş, Türk devletinin vahşi saldırıları ve Kürt halkının görkemli direnişi ile devam ediyor.
Mücadele sertleştikçe Türkiye cephesinde ve Kürdistan'da saflar netleşmektedir. Şu veya bu şekilde devletin yanında yer alanlarla, "bu suça ortak olmayacağız" diyenler ayrışmaktadır.
Kendileri de Erdoğan diktatörlüğünün mağduru ve hala baskı altında oldukları halde, mırın kırın ederek direnenleri suçlayan bir grup tatlı su kurnazı aydın da var. Bunlar, kendileri faşizme ve diktatörlüğe karşı mücadele etmedikleri, edemedikleri için Kürt halkını ve PKK'yi suçlayarak acizliklerini ve günahlarını örtebileceklerini düşünmektedirler.
Duruşları, konuşmaları ve yazdıkları ile bu çok bilmiş 'ağabey' ve 'abla'lar adeta Kürt halkına, "neden faşizme karşı mücadele ederek onu daha da azgınlaştırıyorsunuz? Neden siz de bizim gibi muhalefet ediyor gibi yaparak durumu idare etmiyorsunuz? Neden boyun eğmiyor, itaat etmiyorsunuz?" demektedir.
Dikkatle izleyen herkes çok açık bir şekilde görecektir; kendileri de AKP mağduru olan ve şimdilerde "tarafsız Türk aydını" rolü oynayan bu kesimin, PKK ve HDP'ye yönelik tepkileri, özünde direnişe son verme ve mücadelesizlik çağrısıdır.
Erdoğan'a ve rejime yönelik tepkileri ise yeniden uzlaşma, serzeniş ve makul olmaya davet çerçevesindedir.
Direniş, mücadele ve örgütlenme söz konusu olduğunda, huzursuz olan bu tatlı su kurnazının Kürt versiyonu da vardır.
PKK öncülüğünün Türk faşizmine yenilmesini canı gönülden isteyen Kürt partileri, eski örgüt yöneticileri, PKK karşıtlığı üzerinden 'aydın' ünvanı verilenler, eski devrimciler ve sahte isimlerle sosyal medyada boy gösteren tatlı hayat kurbanları da yeniden arz-ı endam etmiştir.
Bu renkli taraftar, tribünden izlediğinin maç değil, tarih olduğunu bilmeyecek kadar da gafildir.
"PKK dışındaki Kürtler" diye adlandıran, içinde KDP ve PSK gibi partilerin de olduğu bu kesimlerin, devletin saldırıları karşısındaki duruşu ve tutumu, Kürt halkından yana değil, açık ve somut bir şekilde AKP iktidarının yanıdır.
PKK ve HDP karşıtlığı ile tanınan bu Kurdî çevreler, konformist Türk aydını gibi düşünmekte; "PKK sorun çıkarmasaydı devlet de katliam ve yıkım yapmazdı" demektedir.
Bu tespite bağlı olarak içten içe, direnenlerin ve mücadele edenlerin yenilgiye uğraması arzu edilmektedir. Türk devletine, AKP iktidarına yönelik hiçbir tepki gösterilmemesi bu arzunun ifadesidir.
Bugün yaşadığımız durumun benzerini ve suçlamaların aynısını, 12 Eylül darbesine karşı silahlı mücadele başlatan PKK'ye, o günlerde TKP ve PSK yapmıştır.
PKK'nin 12 Eylül Faşizmi'ne karşı aldığı mücadele kararı ve başlattığı eylemler maceracılık ve provokasyon olarak adlandırılmıştır.
O günlerin en "tecrübeli" örgütçüsü Taner Akçam, Lübnan'da bütün mesaisini, PKK yöneticilerini mücadeleden caydırmaya harcarken, Kemal Burkay da PKK'ye karşı bildiriler ve broşürler yazmaktadır.
Sonrasını herkes biliyor.
Tarih, mücadele edenler açısından değil ama kaderine razı olanlar bakımından tekerrürdür.
Bugün de sömürgeciliğe ve faşizme karşı esaslı bir mücadeleyi göze alamayanlar, mücadele edenleri suçluyor.
Kürdistan'daki vahşeti gördükleri halde, büyük bir riyakarlıkla yüzlerini öte yana çeviriyor; devletin değil, PKK'nin şiddetinden şikayet ediyorlar.
İyisi mi şiddeti onlara Paulo Freire anlatsın:
"Şiddet; ezen, sömüren, ötekileri kişi saymayanlarca başlatılır; yoksa ezilen, sömürülen, kişi sayılmayanlarca değil.
Antipatiyi başlatanlar, sevilmeyenler değildir, sadece kendilerini sevdikleri için aslında sevmeyi beceremeyenlerdir.
Terörü başlatan; çaresizler, teröre maruz kalanlar değil, iktidarları sayesinde 'hayatın reddedilmişleri'ni ortaya çıkaran somut durumu yaratan tedhişçilerdir.
Despotizmi başlatan, zulmedilenler değildir, zalimlerdir.
Nefreti başlatan, horlananlar değil, horlayanlardır."