1980’li yılların Türk sinemasını hatırlayanlar bilir. Televizyonun hayatımızda fazlasıyla yer alması, üstüste gelen darbeler, sinemada işlenen konuların hayatta kendi karşılığını bulamaması onu büyük bir krize sürüklemişti. 1960’lı yıllarda yüzden fazla filmin çekildiği bir dönemden 1980’li yıllara, yılda sadece bir kaç filmin çekildiği amansız bir girdabın içine girmişti Türk sineması. Sinema sektörü, bu krizden çıkmak için akılcı çözümler aramak yerine, kolaycı, doğrudan insanları etki altına alan pornografik filmler yaparak sinemalara seyirci çekmeye çalıştı. Bununla amaç, insanların aklı yerine doğrudan cinsel hissiyatına hitap etmekti. Yani insanların güdülerinde bir ‘impact’ yani şok yaratarak onları rehin alma yöntemini denedi.
Bu tür filmler, kısa yoldan para kazanmaya yönelik yapılan, herhangi bir estetik veya sanatsal kaygı taşımayan filmlerdi. Akıllarını bacak arasına yerleştiren herkesin yolu, sinema veya video salonlarında kesişiyordu. Sözkonusu filmlerin niteliği ve neye hizmet ettiğini, yıllar sonra birçok sanatçının da sonradan utanacağı, hatırlamak istemediği anılarından açıkça okunacaktı. Sanatsal olarak herhangi bir moral değerini taşımayan bu filmlerle sinema, salt insanların en politik olması gereken dönemde onları apolitize ederek mesleki ahlaksızlığı kendisine kurumsal olarak reva görmüştü. Bu durumun politik eksende karşılığı da siyasal ahlaksızlıktır. Yani pornografik söylem, gerek bireysel gerekse kurumsal olarak çözümsüz kalındığında insanları alt etmek, apolitize etmek için başvurulan bir yol olarak çıkıyor karşımıza.
Bir siyasetçinin, toplum çığ gibi problemlerle boğuşurken çözüm alternatifleri üretmek yerine insanların doğrudan duygularına hitap etmesi, onları mitinglerde, kurultaylarda ağlatıp duygu sömürüsüne başvurması, insanları gerçeğinden uzaklaştıracak diskurlar yapması siyasal ahlaksızlıktır. Kullanılan yöntem ve hedef kitle yine aynıdır. Farklı görünen sadece ‘kazanım’dır. Birinde para kazanılırken, diğerinde fazla oy ve iktidar garanti altına alınır. Bu yöntemlerin her ikisinde de hedef, toplumu apolitize ederek onu bir nevi müritvari bir yaşama sürüklemektir. Bir diğer amaç da bireyin aklını bacağı arasndan çıkarıp kafasına koymasına engel olmak, böylece iradeyi aklın denetiminden çıkarıp güdülerinin denetimine sokmaktır. Türkiye’de bireysel ve kurumsal olarak yıllarca istismar edilen bir diğer akım ise milliyetçi söylemi öne çıkaran, ondan fayda sağlamaya çalışan politik söylem (discour)’dir.
Tv’lerde sıkça rastladığımız ‘vatan-millet’ söylemlerinin alkışlarla, çığlıklarla karşılanması sokakta da kendisini ‘ya Allah bismillah’ söylemiyle galyana gelip karşıt görüşlü insanları linç etme girişimleriyle gösterdiğini görüyoruz. Bu durum, toplumun aslında ne kadar acınacak bir halde olduğuna dair önemli bir işarettir. Çünkü bu durum, ancak iradesi kırılmış bireylerin akıldan yoksun reaksiyonları olarak açıklanabilir.  Koyun sürüsüne çevrilen toplumu cinsel ve milliyetçi güdülerle idare etmeye çalışan liderler, toplumsal şokların farkında değiller mi acaba? Yoksa, bilinçli ve örgütlü bir siyasal pornografiyle karşı karşıya mıyız? 
Kurultayında, yığınca probleme cevap vermesi gerekirken şiirleriyle insanları ağlatan, arafta gitgeller yaşayan açlık grevi eylemcilerine ‘şov yapıyorlar’ diyerek milliyetçilerin oylarına göz koyan, demokrasi forumunda idam tartışmalarını alevlendirerek toplumda yükselen özgürlük çığlıklarını boğmaya çalışan bir başbakanın hedefi nedir sizce?       
Her gün yüzbinlerce Kürdün ayaklandığı, her tarafın ateş içinde yandığı ülkesini görmezden gelip Putin’le, Obama’yla Filistin sorununun hamiliğine soyunan Erdoğan’ın pornografik yaşamı oldukça renkli olacağa benziyor.
‘Şok’ yani ‘impact’ metodlarıyla insanların güdülerinde, hissi dünyasında hiçbir filtre kullanmadan politik fayda sağlamak ancak ve ancak siyasi pornografi olarak tanımlanabilir. İnsanı kendi reel gerçeğinden uzaklaştıran bu yöntem, pornografinin siyasi söylemdeki karşılığı değil midir. Pornografinin niteliği ve içeriği ne olursa olsun, şok halinin veya akıl tutulmasının etkisini yitirdiği zamanlarda ahlaki ve insani değerlerle donanmış kişiliklerin utanmasına sebep oluyor. Kriz dönemini pornografik filmler çekerek atlatan seksenli yılların sinema sanatçıları utandılar, sıkıldılar, bu dönemi hatırlamak bile istemediler. Peki, her gün onlarca insanın hayatına malolan yığınca sorunu pornografik söylemlerle geçiştiren Erdoğan, yaptıklarından bir gün utanacak mı acaba, ne dersiniz?