Demişki küçük diktatör “Ecdadımız otuz yıl at sırtından inmedi, onların atla fethettikleri her yer bizim ilgi alanımıza girer.” “Ecdat”tan elinde kılıcı, belinde tabancası olan egemeni, zorbayı, fethederek yakıp yıkanı, güç sahibi zalimi anlıyor. Bu zatın ecdadı halis muhlis Gürcü’dür. Kendisi defalarca açıkladı: “Batum’dan Rize’ye göçmüş Gürcü bir ailedenim” diye. İki kuşak öncesine kadar Türkçe bilmeyen, Rize’nin Güneysu İlçesinin Pilihoz köyünden Gürcü bir aile…
“Aslını inkar eden haramzadedir” lafını da geçelim.
Velevki Gürcü değil, Türkoğlu Türk olsun…
Okuduğumuz kitaplarda Türklerin 1071 yılında Malazgirt’ten Kürdistan’a girdiği yazıyor. Sonra Anadolu’ya, Trakya’ya… Bu bilginin aksini iddia eden farklı bir teori veya bilgi de yok. Bu demektir ki Kasımpaşalı’nın ecdadının bu topraklara gelişi, buralara yerleşmeleri daha dünkü olay. Onlardan binlerce yıl önce bu topraklarda Kürtler, Asuriler, Rumlar, Ermeniler, Araplar, Gürcüler, Çerkesler, Êzîdîler, Aleviler, Hıristiyanlar, Museviler yaşıyordu. Varsa “ecdad”ın bir marifeti, evet bütün bu halkları, dilleri, dinleri ve renkleri yok etmeyi iyi başardı. Geriye tek millet, tek dil, tek din despotizmi kaldı. Atın sırtından inmeyeninin de arabaya bineninin de ortak marifeti bu.
Dolayısıyla internet haberlerinin altına “bizim bayrağımızın altında, yedikleri ekmeğe ihanet eden Kürtlerin bu topraklarda yaşama hakkı yok. Beğenmiyorsanız çekip gidersiniz” diye yazan binlerce cahil ve “hassas” vatandaşa toplu yanıt yerine “bayrağınızı başınıza çalın” deyip hatırlatalım: Sonradan gelen senin ecdadındır, sensin. Dağdan gelip bağdakini kovmaya yeltenen utanmaz zorba konumunda olan da!
Gelelim olayın aslına, bizim ecdadımızın yaşadıklarına:
“Bizim halkımızın başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Onları bir bir anlatmaya kalksam kitaplar almaz; siz de bıkarsınız okumaktan. Bu güzel ve uygar ülkemize her taraftan göz diktiler… Fırsat buldukça üzerimize saldırdılar. Kentlerimizi yakıp yıktılar. Biz yaptık onlar yıktılar; biz yaptık onlar yaktılar… Ailelerimiz dağıldı. Tarlalarımız, bahçelerimiz bakımsızlıktan kurudu. Hayvanlarımız açlıktan öldü. Ve böylece kökü binlerce yıl önceye dayanan ulusumuz yoruldu, dayanamayacak hale geldi ve içimize yavaş yavaş sızıp bizi yiyen yabancıların kucağına bırakıverdi kendini. Onlar yönetiyor şimdi bizi.
Topraklarımıza ilkel geldiler, sayemizde uygar olmaya başladılar. Ne yazıdan, ne tarımdan, ne sanattan, ne dinden, ne okuldan… ne aydan, ne yıldan haberleri vardı. Hepsini bizden öğrendiler. Sonra da ‘biz yaptık, biz bulduk’ diye övünmeye başladılar. Hep korkuyorum, bir gün gelecek, adımız da uygarlığımız da unutulacak. Biz ne yaptık, ne başardıysak hepsini onlar üstlenecekler… Bizim uygarlığımız belki binlerce yıl sonra yaşayan insanlara da geçecek. Bizim attığımız temeller üzerine yenilerini koyacaklardır. Ah! Onlar da bizi hatırlayıp bıraktığımız kültür mirasları için teşekkür edebilseler!...”
Yukarıdaki sözlerin sahibi bundan 4000 bin yıl önce yaşamış Sümerli Ludingirra. “Ludingirra” Sümerce “Tanrının Adamı” anlamına geliyor. Yetmiş yaşında Sümerli bir şair –öğretmen. Toplam 20 kil tablet üzerine yazdıkları, bundan 100 yıl önce Dicle ve Fırat nehirleri arasında, Mezopotamya’nın güneyinde bir yerlerde bulunmuş. Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ Ludingirra’nın yazdığı bu kil tabletlerden geçmişe dönük bir bilim kurgu kitap yazmış.
Ludingirra, Sümer uygarlığının yavaş yavaş yok oluşu ve Akadların denetimine geçişini, Sümer dilinin unutulmaya yüz tuttuğu günlerde, Akad despotizminin yıkımını ve kıyıcılığını yazmış. 4000 yıl önceyi değil de sanki bugünü ve bugünkü Kürdistan’ı anlatıyor Ludingirra.
Demek ki egemenlerin, despotların politikaları her zaman aynı karakterde ve aynı çizgideymiş. Demekki 4000 yıl önce de Kasımpaşalı Tayyip’in ecdadı işbaşındaymış.
Fakat Tayyip ecdadını ararken, Kanuni’yi sahiplenmesi çok komik düşüyor. O çapsızlığı, cehaleti, görgüsüzlüğü, düzeysizliği ve zalimliği ile Kanuni’den daha çok Topal Osman ve Mustafa Muğla’nın kucağına yakışıyor.
Tayyip’in ecdadı Kanuni değil Topal Osman