Devlet olmak, hukuk zeminine oturmakla olur. Bütün inanç ve etnik yapıların hukuk önünde eşit olmasıyla, adaletin onlara yakınlığı aynı mesafede tutulmasıyla…
Devlet nedir, çete ya da çete devletleri nasıldır tartışmaları bir yana, Türk devleti, tarih sahnesine çıktığı günden beri, Kürdistan’da hukuka dayalı hangi icraatte bulundu, acaba? Dili, ülkesinin adı yasak, statüsü yok, birey olarak kendi ülkesinde yabancı, köyü, köyündeki evi sorgusuz yakılan, oracıkta, bakan gözlerin şahitliğinde öldürülen, sonra üstüne “o bir teröristti, çıkan çatışmada silahıyla birlikte ölü olarak ele geçirilmiştir” yalanı örtülen Kürt, hangi Türk ile eşit olabilir ki?
Öyle bir eşitlik ki, Kürdistan ölüm tarlalarıdır. Ceylan kızın katilinin saklanması, Uğur Kaymaz’ın katillerinin ödüllendirilmesi ve Roboskî katliamı gösteriyor ki, bu tarlada yetişenler, kimileri nezdinde ölümü hak edenlerdir.
Roboskî katilleri ve onlara vur emri verenler belli. Biri yüksek bir yere çıkıp, “Roboskî katilleri” diye seslense, aynı anda bütün katiller “buradayım” karşılığını vereceklerdir. Ama söz konusu Kürtlerse eğer, onlar zaten gelenin ve giderinin vuruşuna açık, orta malı.
Ayrıca TC’de devlet eliyle işlenen suçlar kollektif, zincirleme olarak birbirine bağlıdır. Bugünün suçlusuna “ayağa kalk” diyen, yarın aynı sesi duymaktan korkar. Suçluların dayanışması böyle, biri ötekinin ortağı, sırdaşı, gerektiğinde cinayetine örtüdür.
Moğol, Selçuklu, Osmanlı şefleri böyle ve bu soy dayanışma onlarda da vardı.
Hal böyle olunca, Türk tipi demokrasi seçim sandığına kilitli, sandık ise rejimin çarkçı başını belirleyendir. Bu garip, dünya garibani demokraside kural, adeta kendi diktatörünü seçme oyunu olarak tekrarlanır. Recep Erdoğan’ın tak tak sesleriyle sıraladığı teklik, Türk tipi demokrasisinin ruhudur ki, yer yüzünde başka bir eşi, benzeri kalmadı.
TC demokrasisi tekliği sever. AKP’ye müşteri olan çokluğun kafası kızınca, “bize bir Atatürk lazım” demesi bundandır. Guardian gazetesinin yazdığına göre, Atatürk özlemcileri belalarını bulmuş gibi, beklenen “tek adamlarını” yani “yeni Atatürk”lerini Recep Erdoğan’ın kişiliğinde bulmuşlardır.
Ne mutlu onlara ki, Recep Erdoğan, tek kişilik karar kitlesiydi. Kararlarının fısıldayıcı yardımcısı ise kültürel birikimi, dünyaya bakış açısı gazete yazılarının kalitesi, kelimelerinin içerğinden belli Yalçın Akdoğan’dır.
İkiliden, efendi için Don Kişot, öteki için de uşağı Şanzo Panso demek aklımdan geçmez ama, efendi edalı Recep Erdoğan emrettiğinde ruhlar teslim alınıp, hayatlar sönüyor, insafa geldiğinde yaşama damarları pıt pıt segirip yeşeriyor.
O artık muktedirler arasında bir muktedir ki, Atatürk’ün karizmasını çizen, Tanrısal gölgesine basan gücünün hikmetine sual olunmaz.
Daha düne kadar, Cumhuriyet bayramlarında cadde boylarına dizilip, devletten maaş alanları alkışlamak, müsameremsi gösterilere katılmak mecburiydi. Bu defa katılım ve kutlama suç, sokağa çıkan CHP’liler suçlu oldu.
Garabete bakın siz, 1980’lerde Kürtler, yeniden eski çağ tiranlıklarının çemberine benzer kuşatmaya alındığında, eski kırımcı CHP iktidar ortağı, ya cebir, şiddet uygulayan güçlerin ardıl destekleyiciydi. Bu dönemde Kürdistan yanıyor, bebeği ve ihtiyarıyla milyonlarca insan, yangınlar arasından fırlayıp, dilini de bilmedikleri diyarlara göçüyordu.
“İnsanlara kıymayın, kıyım Kürdistanı size mal etmez” diyen Kürtlerin seyahti kısıtlanıyor, sokaklarda kurşun yağmurları, zehirli gazlar, su fışkırtıcıları, cop, kalkanlı polis, asler birlikleri, zırhklı araçlarla karşılanıp, esir alınıyor, Türk parlamentosunua seçilmiş Kürt temsilciler de darbeleniyorlardı.
Devlet şiddetini sokağa indiren yasalarda, CHP’nin katkısı vardı.
Gelgelelim, “gün ola harman ola” denilen devran değişken, ihanet aleti gibiydi. O alet sonunda CHP’lilerin göğsüne de dayandı. Muhaliflere sokak gösterisi yapma izni vermiyor, özgürlükleri kısılıyor diye, özgürlükçü ayağına yatıp Suriye’ye savaş ilan eden Erdoğan rejimi dün, “TC’yi Atatürkümüz kurdu” diyerek sokağa çıkın CHP’lileri yasağın şiddetiyle karşıladı.
Oysa CHP, kendini TC’nin kurucu ruhu, sahibi, dolayısıyla dokunulmaz efendisi sanıyordu. Ama değildi. TC havası ve zemini değişkendi. Her darbeci, yalnız hayatı değil, tarihi de kendisiyle başlatıyor, kendi “ilke ve inkılapları”nı dayatıyordu.
CHP’liler yaşadıkları ilkle şaşkın, ama devran dinci Kemalistler dönemiydi.
Dünya basını bile Erdoğan’ı “Türklerin yeni atası” (Atatürk) yaparken, eski hükümsüzdü. Tazesi varken ölmüşü kutsamak, olacak şey değildi.
Kürt liderler gaza tutulurken, seçilmişi ve seçmeni topluca tutuklanırken CHP, Türk tipi demokrasinin sözde ana muhalefet partisiydi. Ana zulmü onaylayan sessizlikteydi Dilsiz ve sağır…
Sonunda, bekçisi olduğu rejim tarafından yasak çemberine alınıp, zehirli gazlar, kalkanlı, eli coplu polis barikatları ve zırhlı araçların kuşatmasında kalınca, hukukun herkese lazım bir nesne olduğunu hatırladılar mı bilmiyorum.
Öte yandan Kürdistan, bugün bir kere daha topyekün başkaldırıdadır. Hapishanelerde başlattıkları açlık grevleriyle halkının mücadelesine katılan çocuklarını desteklemek için, hayatın damarlarını kesecekler.
Bu kimseye zarar vermeyen bir protesto, genel grevdir. Kürdün onursal savaşında, genel bir duruştur, bu. Zulme karşı meşru hak ve ulusal görev…
TC, CHP ve Kürtler