Faşizmin 'teklik' damarından yeşeren Kemalist depotizminin yüz yılı uzayarak, en son İslam kavşağına vardı.
TC, tutturduğu yeni macerada nerede duracak ya da hangi yardan aşağıya yuvarlanacak, bilinmez. Evrensel hukuktan sapıp, gözle görülür bir biçimde 'fetva'lara dayan- maya başladı bile.
Erdoğan, IŞİD’e can veren El Kaide’nin heykel bombalamasından sonra,  barış heykeline "ucube"  diyor, sözleri fetva yerine geçiyor ve Türk halkı parça parça bölünerek yok edilmesini seyrediyordu.
Hayrettin Karaman, günlük yazılarıyla Diyanet'in fetvalarına yardımcı oluyor. Eski Yunan dansı olan Karadeniz şeridinin Horon oyunu da, yediği fetva ile haram ve günahtan sayıldı.
IŞİD’in terör İslamı, kadını, erkeklerin anlık ağzı var dili yok, anlık 'keyif aleti' ve yeniden isteyene 'tarla' ilan edince, onların gülüşü de edepsizlik oldu.
Dönemin Başbakanı Erdoğan, “ayakkabılarıyla camiye girdiler“ diye bas bas bağırarak yandaşlarının galeyan ruhunu körükleye dursun, mabetleri havaya uçuran, camileri yerle bir eden IŞİD’e terörist bile demiyordu.
Batı medyası, bu sırada Erdoğan rejimini, IŞİD’in ardındaki güç olarak ilan ediyordu. Yani TC hem NATO üyesi, hem de NATO’nun omurgası Amerika Birleşik Devletleri'yle adı konmamış, örtülü savaş halinde...
Amerika’nın sessiz ve derinden yürüttüğü savaşın sebebi, elbette TC rejiminin, evrensel hukuktan 'fetva'lara geçişi değildir. Reis'in tek ses, yegane tek karar haline gelmesi, medyanın 'çaldığı düdük', yargının polis amiri, polisin yargı gücüne dönüştürülmesi hiç değildir.
Kimin nereyi, hangi coğrafyayı nasıl yöneteceği Amerika'yı ilgilendirmez. O kendi çıkarına bakar. Kazancı yolunda akıyorsa eğer, kimin kimleri, hangi halkı, inancı ezip, yere döktüğünü asla umursamaz.
Ama tarih İran Şah’ından, Filipinlerin Marcos’u, Arjantin’in Videla’sı, en son Mısır’ın Mursi’sinin 'kader'ine uzayan çizgiye tanıktır ki, Amerika, hayat öpücüğüyle beslediği adamın çıkarlarını zedelemesine izin vermez.
Amerika, kazancın yeni pazarlarını tutmak için Suriye işine girmiş, dinamiti fitillememiş, sonra TC’ye "yakala" demişti.
Fakat görev, tirit suyuna hayallerle tersinden algılanmış, İslami faşizmin IŞİD çetesine destek çıkılmıştı. IŞİD insan kesip, toplu kurşuna dizme ayinleri düzenleyerek, mabetleri, tarihin izlerini tahrip ederek, kendi nam ve hesabına talan yapıyor, Amerikan çıkarlarını çöle gömüyor, uyarılara rağmen TC’nin desteği de devam ediyordu.
Bu, aslanın ağzındaki lokmayı çalmaya çıkmaktı.
Amerikan Başkanı'nın, Erdoğan’ın telefonlarına cevap vermeyerek ilişkileri askıya alması, pompalanan Kürdistan petrolü dolu tankere el konması, “bölük dur, Erdoğan sen de dur„ uyarısı da fayda vermiyordu.
Oysa tankere el koyma olayı, doğrudan TC’ye darbeydı. Çünkü petrolü nakledip depolayan, gemilere dolduran ve karşılığında pay alan, Kürdistan’ın parasını da kendi bankasında bloke eden; TC idi. Tankere el koyma, “hadi ordan sen de, ibiğini keserim" demekti. 
Amerika’nın Kürdistan kapılarında IŞİD’e müdahalesi ise yeni bir misilleme ve batılı bazı medya organlarının deyimiyle NATO’nun bel kemiği ülkenin, öteki ülkeyle dolaylı savaşıydı.
Çünkü IŞİD, Türk devletinin ileri tabancası olarak niteleniyordu. 
TC ile ilişkilerini birlikte görünmeme derecesine indirmiş Avrupa da, Amerika'nın yanında, İslami terör çetesi IŞİD’e karşı Kürt güçlerine yardım ediyordu.
Asıl üzerinde durulması gereken konu, bundan sonrasıdır. İslami terörle bu kadar içli dışlı görülen bir NATO üyesi ülkenin geleceği…
Bundan sonra TC nereye? Girdiği yolda, ne olacağı ve nereye varacağını kimse bilemez şimdilik. Ama hem NATO’da hem de karşı cephede Amerika ile zıtlaşarak, ağzındaki lokmayı çalmaya kalkışarak yoluna devam etmesinin hoş görülemeyeceği de açıktır. 
Menderes, Amerika'ya rağmen Moskova’ya gitmeye kalkışınca asılmıştı. Demirel, Amerikan çıkarlarına savaş da açmamıştı. Moskova’nın yardımıyla demir-çelik ve sunta fabrikası kurunca devrilmişti.
Diktatörlükler ilgilendirmez ama Amerika, gırtlağına sarılsın diye kimseyi beslemedi bugüne kadar.