Suriye’ye parmağını sallayarak insan hakları, demokrasi dersi verirken muhalifleri askeri olarak da destekleyen Başbakan Erdoğan, TC’nin Suriye sınırını korumak üzere NATO güçlerini davet etti.
Bir söz üzere ne olur demeyin. Zira Başbakanı aşan bir meclis ya da toplumsal muhalefet olmadığı gibi, başbakanın konuşmasının birçok kritik durumda start anlamına geldiğini tecrübeyle biliyoruz. Bu durumda sınır güvenliği bahanesi ile Kürt meselesinde NATO müdahalesini gündemimize alalım şimdiden.
AKP’nin bu ipe sapa gelmez politikaları karşısında Kürtlerin direnişleri de olmasa, Türkiye’de toplumsal muhalefetin etkisi varla yok arası bir yerden öteye geçemedi. Bunu güvensizlik ya da kışkırtma amacıyla demiyorum. Sadece fotoğrafımıza bakıyorum ve başka ne denilebilir bilemiyorum.
Örneğin; 12 Eylül davası başladı. Halen anayasasından, kurumlarına kadar varlığını hayatımızın ortasında hissettiğimiz 12 Eylül darbesinin ve darbecilerin yargılandığı duygusuna kapılabildiniz mi? Ya, darbeci paşaların sanık sandalyesine oturtulmamış olmasına geçerli bir gerekçe bulabildiniz mi?
Olmuyor elbet, bu yargılamanın bir kandırmaca olduğunu biliyorsunuz çünkü. Herkes biliyor aslında. Bu yüzden herkes “karşı” darbeye. Bu günün ve dünün katilleri bile davaya müdahil olmak için yarışıyorlar. Cinayetlerimiz ortaya çıkar mı diye bir endişeleri yok. Çünkü Allah da biliyor kul da işledikleri cinayetleri. Ne işledikleri cinayetlere, ne başımıza bakan, vekil, belediye başkanı, o bu olmalarına ses çıkaran da olmadı bu güne kadar. Bu güvenle üste çıkma derdindeler.
Örneğin; KCK soruşturmaları ile tam hız giderken, Ragıp Zarakolu’na tahliye ile geri gelen, Newroz gözaltıları ile yeniden gidiveren “demokrasimiz”e, “adalet”imize güveniniz var mı? 
Örneğin; Zonguldak’ta 15 kişi köprü yıkıldığı için sulara kapılarak yaşamını yitirdi.
Erzurum’da arıza tamirine giderken buz tutan göle düşen 5 Tedaş işçisi, çevredekilerin seyirleri eşliğinde donarak öldü. Tersanelerde ve maden ocaklarında yaşanan “kaza”larda ölenlerin sayısı aylık ortalama elli. Trafik kazalarında ölenler her gün onlarca.
Yine herkes biliyor ki; bütün bu cinayetlerde devletin, insanı devletin bekasına kurban gören ve darbelerle kurumsallaştırılan anlayışın sorumluluğu var. İş cinayetlerinden trafik cinayetlerine savaşlara kadar olanlar, vahşi kapitalizmin azgın kar hırsıyla, varlığını devam ettirme kaygısıyla doğrudan ilişkili.
Sırf 2012 yılı için İstanbul’a dikilen lalelerin bütçeye faturasının 3 Milyon750 Bin TL olduğu bir yerde, yıkık köprülerin onarılması için gereken 100 Bin ya da 300 Bin TL’nin temin edilemediği açıklaması sizi ikna edemez elbet. 
Peki, her şey nasıl bu kadar açık ve bu kadar gizli olabiliyor? Bu belirsizlik algısı nasıl yaratılabiliyor?
Örneğin; 12 Eylül yargılaması başladığında darbecilerle, darbeyle, kurumlarıyla, sistemle, iktidarla çelişkilerin ayyuka çıkması/ çıkarılması gerekirken, darbe mağdurlarının birbirlerine düşmelerini anlayamıyorum. Darbecilere söz söyleyen herkesi yüzde 92’nin içine dahil edip, “o zaman sustunuz şimdi de susun” ya da “hepimiz biraz darbeciyiz” yaklaşımına itibar edilmesinin darbeci zihniyeti normalleştirme, karşı çıkışları törpüleme amacı güttüğünü düşünüyorum. Kimin hangi çıkarı gereği ne yaptığıyla uğraşıp kendi çıkarı için kılıcını çekenler, 12 Eylül’ü es geçtiklerinin farkında değiller(mi) diye de düşünüyorum öte yandan.
Oysa; Kürt sorunundan demokrasi sorunlarına kadar her alanda acil çözüm bekleyen sorunlarımız varken zaman birbirimizle değil sistemle, devletle, AKP’yle uğraşma zamanı, çok zamandır. Ve 12 Eylül yargılaması da buna vesile edilemez ise diye korkuyorum sahiden.