Rus yaşama biçimi ve yer yüzüne hala ışıklar saçan yazarlar, şair, müzisyenler armağan eden Slav kültürü üstünde inşa edilen Sovyet sistemi, zaman içinde, bir grubun çıkarını gözeten doğrultuda, korku heyulasına dönüştü. Takip, tehdit, sürgün, her çeşidiyle başka türlü cezalar heyulası…
Ama, hastalığını örten dış cilası görkemli, Amerika liderliğindeki Batı ile çekişmede, mazlum halkların dostu görünme sloganları yerindeydi. Ordusu da çelik iradeli ve yenilmezdi. Albay Yuri Gagarin, 1961 yılında, uzay teknolojisi yarışında, dünyanın çevresini fır dolanarak Amerika’yı mat etmiş, ülkesine büyük prestij kazandırmıştı.
Lakin, "saksıdaki gülle bahar gelmiyor"du. Rejimin, "dışı seni, içi beni yakar" diye cinsinden mihrabı yerinde, ancak her yanı ayrı ayrı bel veriyordu. Ülke ayrıcalıkların çiftliğiydi. 1978’de, Başbakan Ecevit’in gezisi nedeniyle, gittiğim Moskova’da "seçkinler" (parti büyükleri) için, "bölünmüş" ayrıcalıklı yani özel geçişli yollar olduğunu görünce, ilk şokumu yaşamış, lokantada hizmet eden garsonun rüşveti peşin almasıyla vurulmuştum.
Kürtlerin deyimiyle "pışqul" gibi elma için insan kuyrukları uzuyordu. Pamuktan dokuma (kot) pantolon karaborsa baş efendi, kadın çorabı lükstü.
Sistem çürük, içinden içe çöküyor ama, laf edilmiyordu. Çünkü, "bu ne hal?" diyen, anında Amerikan ajanı damgasını yiyordu.
Derken, 1986 yılında, Ukrayna’nın başkenti Kiev’in 140 kilometre kuzeyindeki Çernobil nükleer santralı patlayınca, Sovyet sisteminin dokunulmaz, eleştirel gözle bakılamaz denilen büyüsü bozuldu. Ardından, 19 yaşındaki amatör pilot Alman Mathias Rust’ın, Mayıs 1987 günü Finlandiya üzerinden Rusya’ya girip, hava sahasını boydan boya geçerek başkent Moskova’nın kalbi Kızıl Meydan’a inmesiyle rejim dipten sarsıldı.
Yer yüzünün yenilmez şövalyesi geçinen Rus ordusu, cilası, boyası dökülmüş, halkın güveni ve güvenliği yerdeydi. Sistemin iflasıydı, bu. Nitekim, aradan iki sene geçmeden, rejim vurulmuş fil gibi ayakları üstüne çökmüştü.
Bütün bunları, Türk rejiminin bugününü anlamak için anlattım.
Arap dünyasını domuz ahırına çeviren, dinci ideolojinin ikiz kardeşi olan AKP rejiminin, kurucu partinin (CHP) eteği altına sığınarak, kurtuluşu araması fayda veriri mi bilinmez, ama Türk devleti, yanlış üzerine inşa edilmişti. Doğarken hastaydı. Tepeden ayak tırnaklarına kadar yanlış...
Adı devlet ama devlet değildi. Oysa, devlet dediğimiz yapıyı yeniden keşfe gerek yoktu. Dünyada sayısız örnek vardı. Devletlerin dayanağı, evrensel hukuktu.
Bunlarda ise hukuk düşman, çete rejimlerinde olduğu gibi, "iyi sıhatte olsunlar"ın keyfine uygun nutuklar, temel döngüydü. dolanmıştı. Hukuka uygun adalet istemek, düşmanla işbirliği, işbirliğinin karşılığı ise ölümcül cezaydı.
Kalabalıklar, ırkçılıkla afyonlanmıştı. İlk yirmi yılında, Kürt kanıyla oyaladı, bunları. Kürt öldürmek, vatanseverlik, dahası insaniyetti…
Kürtlere zulüm az gelince, afyon olarak hayali "sol tehlikesi" ekleniyordu, iç düşman teranesine. İki "hain” kitle bir arada karılarak devlet terörü körükleniyordu.
"Hainler"le kesintisiz savaş halinde olan ordu, tartışmasız "vatansever"di. Subaylar birinci sınıf vatanseverdi. Ve vatanı sevmenin karşılığı olarak, her çalışandan farklı olarak, özel rakamlı maaşa, ödeneğe sahiptiler. Ayrıca, OYAK çatısı altında toplanan şirketler ormanının ortağı ve Yeniçeri ocağında bile olmayan ayrıcalıkla tüccar, sanayici, Bankacı, sigortacı, emlakçıydılar.
İşte bu ordu, daha çok vatansever olma dürtüsüyle, her on yılda bir darbe yapan çete olarak, ülkenin baş efendiliğine terfi ediyordu. Darbe zamanlarında, Türk de asıyor, ama baş hedef Kürtlerdi. Askerlikte "Mehmetçik" olan Kürt erkeklerine, darbe günlerinde insan pisliği yediriliyordu.
Darbe vatanseverlik panayırıydı. Askerler, Kürt kadınları, çocuklarını yerlerde süründürerek, gençlerini kurşuna dizerek, işkence altında bağırta bağırta canlarını alarak, Türk halkına "vatanseverliklerini" kanıtlıyor, karşılığında "rejimin güvencesi" oluyorlardı.
Ve bu ordu, son 30 yıldır sivil, darbe dışı zamanlar dahil, kesintisiz olarak savunmasız Kürt köylerini, şehirlerini yakıp yıkıyor, bununla Türk halkına gücünü kanıtlıyor, kendince aldığını "hak etmiş" gösteriyordu.
İlk defa yangına, yıkıma giderken Sur’da, Cizîra Botan’da, Nusaybin, Şırnak dahil, 10 şehirde gençlerin direnciyle karşılaştılar. İşte o zaman "nıkıl"ı (gaga) kırık halde, şaşkın kaldılar. Ortalık, öldürmeye açık gül bahçesi değildi. Silahsız çocuklar ve kadınlara karşı zafere koşamıyorlardı. Kendi medyalarında "yenilgi var" anlamında, "neler oluyor?" sesleri çıkınca, birbirini suçlamaya başladılar.
Suçlama 15 Temmuz darbecilerinin karşı suçlaması olarak tarihe geçti.
Ama, Çernobil ve Kızıl Meydan’a inen uçak nasıl, Sovyet rejimin iflası ise son darbe de, Türk devletinin büyüsünü bozmuştu. Darbeciler, dinci iktidarın öteki ortağıydı.
Dahası, dincilerin dincilere karşı ayaklanmasında, büyük kardeşi tutan ve silahsız, savunmasız Kürtlere karşı babalanan ordu çökmüş, baş generalleri esir almıştı.
Bu, kanlı izlerde yalan, dolanla ayakta tutan sistemin çöküşüydü. Ortadoğu’yu karıştırayım, derken aynı silah kendisine doğrulmuştu. IŞİD, hamle yapıp nimetlerin üstüne çökmek için tepe süzülen Akbaba sürüsü, dalışın uygun anını bekliyordu.
Zemin onların, yerde yatan gövde onları bekliyor. Ortalıkta Suriye, Irak kokusu…