
İgit’in sanat malzemesi tebeşir. Kendisinin deyimiyle „sabır, emek ve iğne ile kuyu kazmak“ gibi. İğneyi eline alıyor, başlıyor yüreğini acıtan ne varsa tebeşirin üzerine kazımaya. Tebeşirler, bazen darağacında sallanan bir aydının cansız bedeni oluyor. Yonttuğu minik heykelleri, çizgi ve boya ile birleştirerek, üç boyutlu resim elde ediyor. Eserlerinde, bir ülkenin sosyal çalkantıları, acıları, gündem yaratan olayları ve nicesi saklı. Ressam ve heykeltıraş Ferhat İgit, Türkiye’nin birçok ilinde kişisel sergiler açtı. Edebiyat mezunu olan İgit, Kocaeli Üniversitesi’nde İletişim Tasarımı ve Bilişim Teknolojileri dalında yüksek lisans yapıyor. İgit ile tebeşire ruh veren sanatını konuştuk.
Tebeşiri oyma düşüncesi nasıl gelişti?
Lise yıllarımda boş duvarları dolduracak bir slogan yazmak için muhakkak cebimizde bir tebeşir olurdu. Yine lise yıllarında ve bir İngilizce dersinde cebimden çıkardığım tebeşire, toplu iğne ile duvardaki bir portreyi yansıtmaya, oymaya başladım. Aradan geçen 1,5 saatlik süre zarfında karakter belirmeye başlamıştı. İşte o andan sonra benim için tebeşir yazı yazmanın dışında tek başına bir şeyler anlatmaya başladı.
İlginç! Heykelleri bir de çizgi ve boya ile buluşturup, üç boyutlu resimler elde ediyorsunuz...
‘İğne ile kuyu kazmak’ diyor sanatçı arkadaşım Dr. İsmail Keskin; ‘sabır’ diyor en büyük destekçim, yoldaşım Aslı Morsünbül; ‘emek’ diyor 8 ay önce fabrikadan sebep bile gösterilmeden atılan babam. Evet; sabırla, emekle, iğne ile kuyu kazıyorum. İğneyi alıyorum elime başlıyorum yüreğimi acıtan ne varsa, tebeşirin o beyaz büyüsü üzerine kazımaya. Tebeşirde ruh verdiğim karakterin, kırışıklıklarını, mimiklerini, jestlerini mercek yardımıyla oluşturuyorum. Sonra oluşturduğum heykeli resimdeki yerine yerleştiriyor ve bir bütün haline getiriyorum. Öyle ki resim ve heykel bir bütün oluyor ve bir daha ayıramıyorsunuz onları.
Tebeşir çok hassas bir malzeme, kırılabiliyor. Emek verdiğiniz ve belki de bitme aşamasında olan heykel bir anda ikiye ayrılıyor. İşte en zor durumda olduğum an o oluyor. Düşünün ki ona hayat vermişsiniz artık o dünya da var olan karakterlerden biri ve bir anda ve belki doğar doğmaz ölüyor. O anki halimi az çok anlayabilirsiniz. Ayrıca Türkiye de sanat, yeterince varması gereken değeri bulmadı. Modern mahremi yaşıyoruz, eskiden ayrılamıyor ve eskiyi kullanarak modernleşmek istiyoruz. Türkiye de sanatçı iseniz eseriniz yıkılabilir veya yakılabilir. Sanatı, sanatçıyı koruyan yok. Dolayısıyla sanatınızı ve eserinizi korumak, yine sanatçıya düşüyor.
Peki eserlerinize ilgi nasıl?
Sergilerimde kimi insanlar ağlıyor, kimileri isyankâr, kimileri kendini buluyor ve kimileri dalgın, yorgun, çaresiz bakışlarla ayrılıyor. Mesela biri kendini asılan insan kafası ancak vücudu kalem olan bir tebeşir hissetmiş kendini. Evet, yazarım ancak yazamıyorum demişti. Farkım yok, asılmışım, nefesimi kesmişler demişti. İnsanların eserlerimde kendilerini buluyor olması, her tabloyu bana heyecanla yorumlamaları beni inanılmaz mutlu ediyor. Her kesimden insan geliyor sergiye. Sanatı halka yaşatmak, acılarımızı, yaşananları, yok edildiğimiz olayları unutturmak isteyen insanlara daha özgürce, baskı olmadan, tüm eleştireliği ile eserlerimle daha fazla cevap verme hakkı edinmek, sanatla haykırmak içten içe. Tarihin ve insanın karanlığı sanat ile aydınlanır; umarım bir gün bu aydınlanmayı yaşayan bir ülke içinde yaşarız. Azınlık değil, çoğunluk oluruz.
Tebeşire verdiğiniz yaşamları sizden dinleyelim.
Tebeşir, tarihi içinde barındıran, iletişim kurmaya yarayan bir malzeme. Mağara duvarlarında tanıdık onu, tarihten bir şeyler anlattı bize haberdar etti. Ben de insanı insan yapan bu madde ile Türkiye’nin 100 yıllık siyasi sürecini anlattım. Bir tabloda idam ipinde sallanan aydınları bulursunuz, bir tarafta Anadolu’daki kadının mücadelesini, bir taraftan darbeyi görürsünüz. Türkiye’nin oluk oluk kanayan yaralarını görebilirsiniz. Susturulmaya çalışılmış, üstü örtülmeye çalışmış sorunlarını görebilirsiniz. Son olarak Özgür Politika gazetesi okuyucularına Türkiye’den sevgiler gönderiyorum.
Topraktan oyuncaklarla başladı
1984’te Dêrsim’in Tanzî (Köseler) köyünde doğdum. Öyle rahat, zengin bir çocukluk yaşamadım. Köy yerinde geçti çocukluğum. Oyuncaklarımız yoktu, kendi oyuncaklarımı kilden heykeller yaparak elde ederdim. Yaşam topraktı, anamız toprak, babamız toprak, gittiğimiz yer toprak. Hayallerim, toprakla şekil aldı. Daha küçük bir çocukken öğrendim hayatın tüm gerçeklerini. Sağı, solu, askeri, gerillayı, çatışmaları. İki çatışma arasında büyüdüm. Sonrasında İstanbul’a göç ve işte bugünler.
DENİZ BİLGİN