
Uzun süredir Türkiye’de bir ‘tecavüz kültürü’nün hükmünü icra ettiğini söylüyoruz. Bu iğrenç kültür sadece kadın bedenine yönelik bir saldırıyı ifade etmiyor; yaşamın her alanı sözü edilen kültürden nasibini alıyor. Siyasi maçoluğun Türkiye’de bu denli rağbet görmesi ve seçkin liderliğin temel vasıflarından biri olarak sunulması, tecavüz kültürünün toplumda ne denli içselleştiğini gösteriyor. Hitler, toplumun karı gibi yönetilmeyi sevdiğini belirtiyordu. AKP Hükümeti ve liderliği de toplumun maço türünden kocasıymış gibi davranıyor. Karılaştırılmış toplum egemen erkekliğin tavan yapmış halidir ve bu tür bir toplum aslında toplum olmaktan çıkma durumuna denk düşüyor. Toplumun bittiği yerde insan da bitmiş demektir. Kapitalist modernitede Tanrı’nın ve insanın öldüğünü dile getiren filozoflar özünde bu gerçeğe işaret ediyorlar. Karılaştırılmış toplum sürüye dönüştürülmüş toplumdur. Sürüleşme reklefsif davranmaya götürür. Refleks göstermenin uyarıcı aracı ise milliyetçiliktir. Ulus-devletin yaratmak istediği homojen toplum sürü misali güdülen toplumdur ve milliyetçilik bu toplumu yönetmede yem borusu işlevini görüyor. AKP de gücünü bu yem borusunu etkili bir şekilde çalmaktan alıyor.
Duyarlılık ezilenlerin durumuna, dip noktaya itilenlerin, zulüm ve zorbalık altında inleyenlerin, temel haklarından yoksun bırakılanların yaşadıkları gerçekliğe ilgiyi anlatıyorsa anlamlıdır ve yerini bulmuş demektir. Devletin bekasına ve iktidarın korunmasına odaklanmış bir duyarlılık kesinlikle insanlık dışıdır, bir zulüm ve zorbalık göstergesidir, demokrasi düşmanlığıdır. Bir endüstriyel tekele dönüşen Türk medyası da iktidarın sağladığı ranttan nemalanmak için AKP Hükümetinin icraatlarına ters düşmeme noktasında duyarlılık gösteriyor. Ayaklar altında çiğnenen temel insanlık değerleri karşısında suskunluğa gömülerek, daha çok da bu değerlere ve temsilcilerine karşı saldırı pozisyonuna geçerek, adeta Tanrı’nın ve insanın öldüğünü kanıtlamak istiyor. Yedi aydır görmediği evladını ziyaret için çağrılan, ancak görüşme yaptırılmadan İmralı Cezaevi’nin kapısından geri döndürülen bir ananın tarifsiz acısına ve öfkesine gözlerini kapatma yolunu seçiyor. Sodom ve Gomora’nın Tanrı’nın gazabını üzerine çeken ahlâki düşkünlüğü böylesi bir korkunç duyarsızlığın tiksindirici duyarlılığı olsa gerek. Kapalı zindanlarda ve dışarıdaki hapishanede Kürt toplumuna ve bireylerine çektirilenler karşısında sessiz kalmak bu medyanın temel duyarlılığı oluyor.
Bir özgürlük arayışçısı olan ve bu nedenle toplumsal sorunlara en yüksek duyarlılığı gösteren şairin bu özelliğinden soyunmayı tercih eden Kemal Burkay da aynı şekilde adı geçen tayfanın duyarsızlıktaki duyarlılığı ile birleşiyor. Daha doğrusu, şaşmadan son kırk yıl boyunca izlediği yoldaki yürüyüşünü sürdürüyor. Milyonların Önder Öcalan’ın adını haykırmasından müthiş gocunmuş olmalı ki, Kürt halkının bu tutumunun ‘kişiyi putlaştırma’ olduğunu iddia ediyor ve ardından “Kürtler Öcalan’ı putlaştırmamalı” diye haykırıyor. Kutsallıkla tanışmayan Burkay, her kutsalı put sayıyor. Sorunu böyle ortaya koyunca, devletin Önder Öcalan’a karşı uyguladığı o vahşi tecrit politikasını da doğal olarak meşru görmüş ve onaylamış oluyor. Ne de olsa tecrit ‘put’u dünyadan ve toplumdan müthiş izole ediyor. Gözden uzak olan gönülden de ırak olur derler ya, Burkay da açıkça söylemese bile, Kürt toplumu ile Önderini birbirinden koparmayı ve dolayısıyla ‘putun kırılması’nı bu iğrenç izolasyon politikasının başarısında görüyor. Kürt davasına ciddi ilgisi olmayan Türkiyeli onurlu bir yazar Önder Öcalan’ı ‘özel bir rehine’ olarak tanımlarken, ‘Kürt şair ve yazar’ Burkay ise bu ‘özel rehine’yi zindanın karanlıklarına itip unutturmayı tercih ediyor. Ağzından dökülen ezberlenmiş zehirli sözcüklere baktığında, insanın bir kışla kültürü şairinden bundan başka ne beklenebilir ki diyesi geliyor.
PKK’ye kin kusan Burkay Nemrutlaşan faşist AKP iktidarına en küçük bir eleştiride bulunmuyor. Nemrutların binlerce yıldır Kürt coğrafyasını kasıp kavurduklarını görmezlikten geliyor. Bir çağdaş Nemrut olan ulus-devletin Kürtleri halk olarak nasıl yok olmanın eşiğine getirdiğini ve tapacağı putlardan bile nasıl yoksun bıraktığını anlamak istemiyor. O denli bireyciliğe gömülmüş ki, ekranlarda boy gösterme imkânı bulunca, benmerzci bir tutumla Türkiye’nin özgürleştiğini sanıyor. Ama Burkay’ın hafızası nisyan ile malûl olsa da, canlı hayatın gerçekliği Ağrı Dağı gibi sapasağlam yerinde duruyor. Kürt halkı bir put kırıcı olan kendi Önderinin Nemrutlarla mücadele ettiğini çok iyi biliyor. Önder Öcalan ahlak ve politika dersini Burkay gibi ‘katı olan her şeyi eritip buharlaştıran’ ve ‘kutsal olanın etrafındaki hâleyi silen’ kapitalist modernitenin merkezinde almadı. Batılı entelektüller ve sosyalizmin ustalarından öğrendikleri az olmasa da, O’nun okulu esasta Ortadoğu’nun kutsal peygamberleri ve ölümsüz bilgelerinin okuluydu. Burkay’ın tepeden bakıp aşağıladığı Kürt halkı her iki okul arasındaki farkı çok iyi görüyor. Burkay istediği kadar ‘putlaştırma’ndan dem vursun, istediği kadar Kürt halkını ‘puta tapmak’la itham etsin, bu halk lanetin temsilcisi olan Nemrut’un putçuluğu ile kutsallığın temsilcisi olan İbrahimî geleneği birbirinden ayırt edecek kadar bilinçlidir. Kürt halkını kendisi olma yoluna sokan ve Önder Öcalan’ın etrafında kenetlenmeye götüren işte bu kutsalların bileşkesi olma gerçeğidir.
Önder Öcalan da Kemal Burkay gibi davransaydı, kuşkusuz halkını kandırmaktan başka bir şey yapmamış olacaktı. O da sözüm ona bazı Kürt liderleri gibi ülkesine dönmek için koşulların uygun hale geleceği eşref saatini beklemek üzere bir tür zorunlu tatil olan mülteci yaşamına tenezzül etseydi, bugün Kürt halkının esamisi bile okunmayacaktı. Kürt halkını soykırım kıskacına alan kapitalist Batı’nın icazetini almak kişiyi asla özgürlükçü yapmaz. Başta özgürlük olmak üzere tüm güzelliklerin kaynağında acı vardır. Kendi halkının özgürlüğü için tarifsiz acılar çekenleri, kan ve can verenleri, cesetleri çöp tarbası gibi yerlerde sürüklenenleri Kürt düşmanı güçler gibi ‘terörist’ olarak damgalayan biri ancak yüreğini çorak toprağa dönüştürmüş bir zavallı olabilir. Yeşil Türk faşizminin siyasi soykırımı alabildiğine tırmandırdığı, zindanları tıkabasa doldurduğu ve Kürt coğrafyasını aralıksız bombaladığı bir süreçte Burkay’ın AKP iskelesine yanaşması onursuzluktur. PKK ve Önderine küfredecek bir Kürt arayan AKP’nin bu ihtiyacına cevap vermeye çalışması Burkay’ın tümüyle hiçleştirmiştir. AKP’nin de böylesi zavallıları Kürt Özgürlük Hareketine ve Önderliğine saldırtmakla bir arpa boyu yol alamayacağını çok iyi bilmesi gerekir.
Kürt halkının özgürlüğü Önder Öcalan’ın özgürlüğünden geçer. Güneş kadar açık gerçek budur. Önder Öcalan’a yaklaşım Kürt halkına yaklaşımın niteliğini ortaya koyan bir turnusol kâğıdıdır. Bu anlamda tecrit siyasetiyle dünyadan izole edilen aslında Kürt halkının kendisidir. Nitekim AKP Hükümetinin sözcüsü de bu gerçeği dillendiriyor. “Önderlerini tecrit ediyoruz, Kürtleri vuruyoruz, dünyada hiçbir güç yaptıklarımıza ses çıkarmıyor, saldırılarımıza onay veriyor” diyor. Böylece insanın ve toplumun katili küresel kapitalizmin suskunluğunu kendi katliamlarına gerekçe yapıyor. Kürt Özgürlük Hareketi ve Önderliği de aslında bu küresel kapitalizmle savaşıyor. İstediği kadar yüksek perdeden atıp tutsun, TC Devleti bu sistemin sadece zalim bir gardiyanı oluyor. Sistemin gardiyanı olmayı terk edip Önder Öcalan’ı özgür bırakmadığı müddetçe, TC’nin ‘büyük devlet’ iddiası palavra sıkmanın ötesine geçemez. Büyük devlet olmanın yolu Kürtlerle onurlu bir barıştan geçer.