Tayyip Erdoğan 7 Haziran genel seçimleri öncesinde varını yoğunu ortaya koydu. Etrafına değil de kendisine çok güveniyordu. AKP’nin seçim kampanyasını bizzat yürüttü. Ahmet Davutoğlu ise “öylesine” görüntüyü kurtarmak için sağa sola koşturuyordu. Erdoğan’ın 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’ndeki hedefi 400 milletvekili, süper başkanlık, güçlü AKP hükümeti, HDP’nin barajın altında kalmasıydı. Kısacası siyasette, devlette, Suriye’de, Irak’ta istediği gibi at koşturmaktı...
Ama malum öyle olmadı. Erdoğan, büyük bir yenilgi aldı, AKP itibar kaybetti. Çevresindekiler ise bu yenilginin faturasını kime çıkaracağını bilemedi. Erdoğan ise seçim sonrasında birkaç gün sessizleşti. Yaptığı yanlışı görmek yerine seçim sonuçlarını kendi istediği gibi yönlendirmek ve memleketi yönetmek istedi.
Erdoğan önce Deniz Baykal’la görüşme gerçekleştirdi. Gündemi başka bir noktaya çekti. Daha sonra Suriye ile ilgili açıklamalar ile Kürtlere karşı bir hamleye girişti. İmralı’daki tecridi derinleştirerek, Öcalan’ı yok sayıp unutturarak başka meseleleri halkın ve siyasetin gündemi haline getirmeye devam etti. Meclis Başkanlığı seçimleri öncesinde ise MHP’ye göz kırptı. Meclis başkanlığını MHP eli ile AKP kazandı. Şimdi hükümet kurma çalışmalarını basit oyunlarla CHP ve MHP’den biriyle yapmak için gündemi şekilsel olarak değiştirme çabasında. Oysa bütün bunlar Erdoğan’ın yeni taktiklerinin ucuz oyunları görünümünde.
Çünkü yapılanlar ülkede istikrar yaratmak isteyen birinin yapabileceği türden bir siyaset değil. Memleketin en büyük tarihsel, sosyal, kültürel, siyasal ve askeri sorunu olan Kürt sorununu atlayarak; Kürt sorununu çözüm aşamasına getirmiş bir lideri İmralı’da tecrit ile likide ederek kurulan bütün siyasi denklemlerin varacağı nokta bellidir.
Erdoğan seçime hazırlık süreci olarak tanımladığı 7 Haziran sonrası sürecini, saraydaki iftar sofraları, bire bir kişisel diplomatik oyunları ve büyük salon toplantılarıyla şekillendirmeye çalışıyor. Bunu yaparken AKP içindeki dengeyi dağıtmamak üzere sağlıyor. Abdullah Gül ile görüşüp, “Biraz bekle erken seçime gidilirse sen AKP’nin başına geçersin” diyerek Gül’ü ve ekibini işlevsizleştiriyor. Davutoğlu’na “Memleketi bu zor süreçte hükümetsiz bırakma, devlet sorumluluğu taşı“ diyerek onu da “heveslendirerek” işlevsizleştiriyor. AKP’den seçilen milletvekillerine ise “Ben olmasam siz de seçilmezdiniz” diyerek onları tamamen iradesizleştiriyor.
İç politikada ise CHP ve MHP’yi koalisyon ortaklığının parçası yapıp, devletin olanaklarını nasıl paylaştıracağı vaadi ile oyalıyor. CHP, AKP’nin oyununu biraz farkedince müdahil oluyor, bu kez MHP’yi çekici hale getiren Erdoğan, gerilla alanlarına bombardıman emri veriyor. Böylelikle CHP’yi de MHP’yi de bu oyunu ile işlevsizleştiriyor. Bunları yaparken “Suriye’ye gireriz, PYD-Rojava tehlikesi” diyerek halka da “milli hisler ile bir arada tutma” oyunu sahneliyor. Medyasını da bürokrasisini de buna göre hazırlıyor.
Peki bu Tayyip Erdoğan’ın durumunu kurtaracak bir siyaset mi? Ya da Kürt meselesi kendisini bu kadar görünür ve çözünür kılma durumundayken yani bu sorunu ötelemek, oyalamak bir siyaset midir? İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde böylesine ağırlaştırılmış tecrit AKP’ye, Erdoğan’a, Türkiye’ye, CHP ya da MHP’ye bir şey kazandırır mı? Kim eğer ki böyle ucuz düşünceye sahipse dönüp 1999’dan sonraki tecrite karşı gerçekleştirilen eylemlere bir daha baksın. Türkiye neyin eşiğinden nasıl dönmüş.
Öcalan için yayılan, radikalleşen, kitlesel eylemlerin hangi boyuta varabileceğini devlet nasıl tanımlamış. Çok uzağa gitmeye gerek yok 2002’deki tecrit karşıtı eylemler, 200’deki Öcalan’ı zehirleme süreci, sonrasında fiziki işkence girişimi, 2011’deki süreç sonrası durum neler olmuştu? Gerilla ne yapmıştı, Amed, Muş, Wan, Gever, Dêrsim hattında neler olmuştu? Sonra Avrupa’da, Türkiye metropollerinde neler olmuştu? Ki kaldı ki o dönem Suriye bu halde değildi. Rojava Devrimi ve direnişi böyle gelişmemişti. Irak’taki tablo böyle değildi. Demokratik siyaset bu kadar kitlesel ve siyasal görünür ve güçlü değildi... Aksine herşey AKP’nin ve Tayyip Erdoğan’ın istediği gibiydi. Esad ile kardeşti, Güney Kürdistan ve Irak ile al gülüm-ver gülüm siyaseti izleniyordu. Uluslararası alanda AKP’nin kreditesi oldukça fazlaydı. Ama bugün tersi bir durum var. Ve Tayyip Erdoğan hala “yalancı aynasına bakıp en büyük benim, istediğimi yaparım” diyerek tarihe ve topluma kafa tutuyor.
Bence Erdoğan ve etrafındaki yalaka topluluk halkın sinir uçları ile oynuyor. Özellikle Kürtlerin sinirlerini geriyor, öfkelendiriyor ve Kürtleri bir öfke seli olarak kendi üzerine çekiyor. Peki böyle olursa ne olur? Hiç karmaşıklaştırmadan hatırlatmakta fayda var; PKK’nin en son kongre kararlarına bakın, HPG’nin en son konferans kararlarına bakın, KCK’nin en son yapılan Genel Kurulu’nun sonuç bildirgesine bakın, DTK, KJA, DEM GENÇ, KCD-E, YPG, YPJ ve adını sayamayacağımız kadar çok olan bütün Kürt örgütleri –ki içinde silahlı ve silahsız olanları da vardır- bütün kongre ve karalarında “Önder Apo’ya (Abdullah Öcalan) yaklaşım savaş ve barış gerekçemizdir” dedi. Bu bir kararlaşmadır. Ve öylesine afaki bir karar değildir. Resmi, bağlayıcı ve hangi boyutta yürütülürse sonuca gidecek bir karardır. AKP, Tayyip Erdoğan’ın hafife almaması ve üzerinde çok ama çok düşünmesi gereken bir süreçtir. Aksi taktirde ok yaydan çıkmak ve birilerinin kalbine saplanmak üzeridir...