Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) tarafından hazırlanan rapora göre, Türkiye cezaevlerinde son 10 yılda yaklaşık 2000 kişi değişik nedenlerle yaşamını yitirdi. Adalet Bakanlığı Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürlüğü verilerine göre ise, 2000-2011 yılları arasında cezaevlerinde toplam 943 mahpus sadece hastalık nedeniyle hayatını kaybetti. Halen tecridin ve cezaevi koşullarının neden olduğu hastalıklar mahpusları ölümle tehdit ediyor.
Türkiye’de cezaevleri ve ceza infaz sistemi her zaman önemli sorunlar taşımakla birlikte, sorunları açık ve sistemli bir işkenceye dönüştüren tecrit uygulamasına sistemli ve yaygın geçişe olanak sağlayan ve 1991 yılında çıkarılan Terörle Mücadele Yasası’ndan dayanak bulan F Tipi cezaevlerinin yani tabutlukların açılış tarihi, 19 Aralık 2000 cezaevleri katliamı tarihi ile aynı.
Ne TMK ne tabutluklar tesadüfî değildi elbet. Emperyalist saldırganlığın, devrimci toplumsal hareketleri bastırmak, önderlerini yok etmek amacıyla ürettiği ve 1977 yılından bu yana kullandığı bir araçtı tecrit. Türkiye devleti daha önce de kullandığı bu aracın en gelişmiş modelini, bu tarihte ithal etti sadece.
Amerika, İngiltere ve Almanya’nın başını çektiği, 1990’lardan sonra yükselen toplumsal hareketliliklerin bastırılması ihtiyacına paralel olarak infaz uygulamaları, mimari yapısı, kullanılan inşaat malzeme ve teknikleri ile daha da geliştirilen hücre tipi cezaevi, tecrit ve tretman, insani standartlara aykırı olması nedeni ile bazı ülkelerde terk edilmiş olsa da halen yaygın olarak uygulanıyor. Mahpusun psikolojik ve sosyal ortamının, var olan norm ve değerlerinin yıkılması ve yerine istenilen değerlerin yaratılması için metotlar geliştiren Dr. Edgar Schein’in 24 maddelik beyin yıkama programı halen pek çok uygulamaya temel oluşturuyor.
Hamburg Üniversitesi’nde yapılan araştırmalarla geliştirilen bu teknikler, Almanya’da RAF tutsakları üzerinde acımasızca uygulanmıştı. Ortaya çıkan sonuç insanlık adına bir vahşetti. Çünkü gösterdi ki 18 Ekim 1977 tarihinde Stammheim Yüksek Güvenlikli Cezaevinde RAF tutsakları Andreas Baader, Jan-Carl Raspe ve Gudrun Ensslin hücrelerinde öldürülmeleriyle sonuçlanan tecrit uygulaması; insanın onuru ve benliği yanında yaşam hakkını da hedef alan, temel insan haklarına açık bir saldırıdır. Tecrit mahpusun kendisinin dışındaki her şeyden koparılması, duygularına yabancılaştırılması yalnızlaştırılmasıdır. İnsanın en belirgin özelliği olan sosyalliğinin, yaşamla olan bağlarının yok edilmesidir. Tecrit kişiliği parçalamayı, yok etmeyi amaçlayan bir işkencedir.
RAF üyesi Birgit Hogefeld 22 kasım 1994 tarihli mektubunda: “tecritte insanın her ruh hali boşluğa akmaktadır. Tecrit insanda, başka insanlarla hiçbir zaman birlikte olamayacaksın, sadece kendinle yalnız kalacaksın etkisi yaratan bir uygulamadır. Tecrit tutsaklığındaki insanların kendi yaşamları ve yaşamak için verdikleri mücadele, kendi içlerine hapsolmuşluklarını kırma mücadelesidir. Tecrit etkisi uzun zamana yedirilen bir işkencedir” der
K.Plein ve W.Schlegel’ ise; “... Tecrit sessiz, temiz ve tam bir yok etmedir...” der Belge Yayınları’ndan çıkan “Sessiz Ölüm” kitabında. 
Hallac-ı Mansur’un “Cehennem, acı çektiğimiz yer değildir; acı çektiğimizi kimsenin duymadığı yerdir” sözünden hareketle Türkiye’de; yeni model cehennemler, 128 binin üzerinde mahpus, TMK, CİK ve “Öcalan yasaları” ile tecridin yıkıcı etkileri geliştiriliyor. Abdullah Öcalan’ın altı aydır dışarıyla bağı yok. Halen, slogan attığı, pankart tuttuğu için terör suçlusu sayılan on binlerin ülkesinde yaşıyoruz…
On bir yıllık deneyim gösterdi ki; özellikle siyasi mahpus tecrit oyununu pek çok noktada boşa çıkardı. Ne onurundan ne değerlerinden vazgeçmedi, ancak karşılığında sağlığını, ömrünü verdi. Merak ettiğim, hukuk yerine siyasetin ve özelde Kürt sorununa iktidarın yaklaşımının yön verdiği uygulamalar, Öcalan’ın ağır tecrit ve Kürt halkının Öcalan’ın hayatıyla tehdit edilmesi karşısında biz dışarıdakiler neler yapabileceğiz? TMK’nın kaldırılmasını, tabutlukların kapatılmasını sağlayabilecek miyiz?