1915’in yüzüncü yılı gelip dayanmışken Başbakan’ın taziye mesajı, bazılarına göre devrim niteliğinde bir adım görülse de karşı karşıya kaldığımız krizin boyutları açısından son derece cılız bir irade beyanı.

Elbette devletin yıllardır ısrarla durmaya çalıştığı noktadan çıkması sembolik açıdan önemlidir ama işin gelip dayandığı noktaya dikkat edersek hem çok geç hem de işlevsellikten uzak bir mesaj.
Konuyu tüm insani boyutundan sıyırıp doğrudan tazminat sendromu içinde ele alanların korktuklarının başlarına gelebileceği noktaya gelip dayandık. Taziye mesajı ile atlatılması zor bir aşamaya geldikten sonra açılımın sözcüsü Erdoğan gibi gözükse de manevrayı yapmak zorunda kalan devletin ta kendisidir.
Siyasetin toplumdan ve vicdani değerlerden kopup siyasetçi ile devlet arasına sıkışması Türkiye’nin en temel sorunudur. Başbakan telaffuz edene kadar sorunun adını ağzına almaya cesaret etmeyen medya ve sivil toplum çevreleri ile bu sorun kangrenleşiyor ve geri dönüşü zor bir noktaya doğru sürükleniyor.Daha Ermeni sorunu ile ilgili metinlere imza atanlarla helalleşemeyen zihniyetin, Ermenilerle barışacak adımları atması ne kadar mümkün olabilir ki?
Aslında doğası kadar çözümsüzlüğü dolayısı ile de aşırı siyasallaşmış sorunların çözümü fabrika ayarlarımıza dönmeyi zorunlu kılıyor galiba. Yeniden insanlığımıza dönmek. Ondan bir eser, azıcık iz kalmışsa tabi.
Bu nedenle konuyu tarihçilerden önce yüreğimize sormamız gerekiyor galiba. Resmi kayıtlara göre milyonlarca insan keyfinden mi terk etmek zorunda kaldılar yaşadıkları ülkeyi? Diyelim ki sistematik bir soykırım hedeflenmedi. Yolda kendiliklerinden ve tamamen çevresel koşullardan dolayı öldüler. Bu kadar insanın her şeylerini geride bırakıp yollara dökülmesi, nasıl bir korkunun eseri olabilir?
Başbakan sahiden üzerindeki sıfatların yüklediği rolün gereğini değil insani sorumluluğunun gereğini yapmak istiyorsa soykırımı değilse bile tehciri yüreğine sormalıdır. Böyle bir konuda oradan da bir şey çıkmıyorsa göğüs kafesinde taşınmaya değmeyecek bir yükten ibarettir yürek.
Tecavüzler, askerin ihtiyacını karşılamak için kurulan seyyar genelevlerine mahkum edilen kadınlar, korkudan din değiştirmeler, evlatlık bırakılan çocuklar ve kendi topraklarına hasrete mahkum oluşun travmasını taşıyamayıp canına kıyanlar, kucaklarındaki çocukları dağlardan atarak kurtuluşu ölümde arayanlar…
Bütün bunların tazminatı olur mu? Hangi mahkeme taktir edebilir, hangi parlamento yapacağı yasalarla bu acı hatıraların bedelini karşılayabilir?