Erdoğan başta olmak üzere Türk devlet yetkilileri, Ağustos’un Türkler açısından zaferlerle dolu bir ay olduğuna vurgu yapma gereği duydu. Tehdit ve ucuz zafer naralarıyla çöküntü ötelenmeye ve kamuoyu için yeni bir motivasyon üretilmeye çalışılıyor.

SİDAR DERSİM/HABER/ANALİZ

Türkiye Cumhuriyeti resmi kuruluşunun 100. yılına bir diktatörün haftalık, günlük, hatta saatlik hezeyan ve gelgitleriyle girecek. Yüzyıl önce soykırımcı İttihak ve Terakki’nin çılgınca bir savaşa sokup kolunu kanadını kırdığı bir imparatorluk üzerine inşa edilen Cumhuriyet, yüzüncü yılına 4 sene kala, yine büyük bir kaos yaşıyor.

Son bir haftadan beri yaşanan gelişmeler, Türk Cumhurbaşkanı Recep T. Erdoğan’ın ortaya koyduğu tuhaflıklar açısından oldukça önemli. Son bir haftanın MR’nı çekmek bile kaosu tarif etmek açısından oldukça yol gösterici.

Erdoğan, ‘Güvenli Bölge’ ya da ‘Barış Koridoru’ etiketiyle Türk devletinin işgal planı doğrultusunda Kuzey-Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile ABD’yi tehdit etti. ABD’nin, Türkiye’nin 30 ve 40 kilometre derinlikli işgaline engel olmamasını istiyordu.

5-7 Ağustos’ta ABD-Türk heyeti görüşmelerde bulundu, her iki taraf da kamuoyuna üç maddelik bir anlaşma metni sundu. Görüşmeden sonra ise Erdoğan, daha sakin bir şekilde “ABD ile ortak harekat merkezi kurduk” diyordu.

ABD’li yetkililerden “Türkiye ile ilerlemeler sağladık” açıklamaları, siyasi yorumcuların da “Kriz ertelendi” ya da “Sorun ABD’nin istediği biçimde çözüldü” şeklindeki yorumlarından sonra ise önceki gün Erdoğan, yayınladığı bayram mesajında, Türkiye’nin tarihinde Ağustos ayının zaferlerle dolu bir ay olduğunu öne sürüp yeni zaferlerin ‘müjde’sini veriyor, ABD ile görüşmeleri öncesindeki tehdit dolu sözlerini tekrar tedavüle sokuyordu.

Ağustos zaferleri vurgulu tehditler Erdoğan ile sınırlı değildi. Küçük ortak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de dün Ağustos ayındaki Türk zaferlerinden söz etti. Türk Savunma Bakanı Hulusi Akar ise “Ben de bari gidip Kıbrıs’ta sağı solu tehdit edeyim” diyerek Doğu Akdeniz’de yasa dışı bir şekilde doğalgaz ve petrol arayan Yavuz sondaj gemisine refakat eden fırkateynin tepesine helikopterle indi. Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin gerçekleştirdiği yasa dışı faaliyetler etraftaki bütün güçlerin düşmanlığını kazanan ve yalnız bırakılan bir Türkiye gerçekliğini unutan Akar, “Kimse gücümüzü test etmesin” şeklinde tehditte bulundu ve Türk tarihine yeni bir Ağustos ‘zafer’ini ekledi.

Suriye çok yoğun bir savaşın içinde. Yine İran-ABD çelişkisi doğrultusunda her gün taraflar birbirine karşı hamlelerde bulunuyor, ancak oralarda bile bu kadar tehdit dili yok.

‘İstemezükler’ tayfası işbaşında

Tekrar Türk-ABD heyetleri arasındaki görüşmelere dönelim...

“İstemezükler” tayfası, televizyonlarda ABD’nin kendilerini oyaladığını söyleyip ateş püskürdü. Kelli felli proflar, ekran müdavimi gazeteciler, eski askerler kandırılmışlık duyguları içinde neredeyse Türk-ABD heyetlerinin açıklamalarını yok hükmünde ilan etti. Tüm bunların, Erdoğan’ı son açıklamaya ittiği yorumu da yapılabilir.

Bir generalin dikkat çeken açıklamaları...

Türkiye’nin Suriye’de pozisyonunun tam bir bataklık olduğunu bu kez bir muhalif gazeteci ya da yabancı bir analist söylemedi. Bunu itiraf eden bir Türk generali. Türkiye’nin Suriye’deki ‘Fırat Kalkanı’ ve ‘Zeytin Dalı’ işgal saldırılarının önemli bir yürütücüsü Emekli Tuğgeneral Erdal Şener...

Son Yüksek Askeri Şûra’da normal bekleme süresini tamamlamadan kadrosuzluk nedeniyle emekli edilen Müşterek Özel Görev Kuvvet Komutanı Emekli Tuğgeneral Erdal Şener Cumhuriyet gazetesine verdiği demeçte “Suriye’de bataktayız” dedi. Şener, özetle ABD’nin kendi güvenli bölgesini kurduğunu, Türkiye’yi oyaladığını, kendisinin de görev aldığı Minbic’deki devriyenin ‘dostlar alışverişte görsün devriyesi’ olduğunu söyledi. Hiçbir şekilde Minbic’i görmediğinden hayıflanan Şener “Şimdi 30-40 kilometre derinlikten bahsediliyor. Tamamen hayal” ifadesini kullandı. Emekli Tuğgeneral, Rusya’nın da Türkiye’yi işgalci olarak gördüğünü, Türkiye’nin Suriye’de tam bir bataklıkta bulunduğunu ifade etti.

Bu generalin açıklaması şu açıdan önemli; Bilindiği gibi Türk ordusunda çok katı hiyerarşi ve disiplin söz konusu. Bundan dolayı bir generalin emekli olmasının hemen ardından bu tür açıklamada bulunması pek görülen bir şey değil.

Tam da bu noktada “Acaba sistemin kolanları artık sarsılıyor mu” şeklindeki bir soru da insanın aklına gelmiyor değil.

Halklar ‘boyun eğmeyeceğiz’ diyor

Kuzey-Doğu Suriye’de Kürtler ve ortaklık yaptığı diğer halklar komşularla barış politikasını ısrarla isterken aynı ısrarla Türk devletinin tehditlerine maruz kalıyor. Kürtler, barış ve özgürlük dedikçe daha da azgınlaşan, daha da insanlıktan uzaklaşan bir anlayışa muhatap oluyor. AKP-MHP etrafında şekillenen faşizm, yeni bir saldırı konseptiyle içinde bulunduğu ekonomik, toplumsal, diplomatik ve siyasi krizi aşmaya çalışıyor.

Ancak karşısında bir türlü boyun eğdiremedikleri Kürtler var. Rojava’da Kürtler diğer halklarla birlikte kurdukları sistemi sonuna kadar yaşatmakta kararlı. Türk işgal saldırılarına karşı askeri anlamda hazırlık beyanları sürekli dile getiriliyor. Yine, Rojava’da çok sayıda kentte, sivil eylemselliklerle kararlılık mesajı veriliyor. Bu eylemselliklerle olası bir saldırıya karşı  ortak savunma motivasyonu yaratılıyor.

Olay sadece bununla da sınırlı değildi. İşgalciliğe karşı büyük bir silahlı mücadele var. Türk işgalciliğinin olduğu Bab, Cerablus, Efrîn, Mare, Ezaz gibi kentlerde her gün Türk askerleri ve çete elemanları öldürülüyor.

İşgal ettiklerini unutturma çabaları

Türk devletinin “30-40 kilometre gireriz” tehditleri, şu anda işgal edilen toprakların ilhakı ve bozdukları demografik yapının bir nevi meşruiyetini sağlamayı da amaçlıyor. Gerçekleştirdikleri soykırım, işgal ve talanı gözden uzak tutmak içindir. Günlük olarak kayıpları artarken yeni bir işgal saldırısının sistemi çok büyük bir şekilde darbeleme olasılığı vardır. Yine şu anda Suriye ve Rusya’nın İdlib’deki yoğun bombardımanı, çetelerin hamisi Türkiye’yi de önemli oranda zorluyor. Bu zorlanma durumu, kısa ve orta vadede çok daha büyüyebilir.

Mülteci meselesi

Dikkat edilirse Fırat’ın doğusuna işgal saldırısından bahsedilirken buna paralel olarak mülteci sorunu da gündeme getiriliyor. Daha doğrusu, mülteciler konusunda AKP-MHP’nin şu anda büyük bir panik yaşadığı her hallerinden belli oluyor. Türk-ABD heyetleri görüşmesinde deklare edilen üç maddeden biri de mültecilerin geri dönüşüne ilişkindi.

AKP’nin Suriyeli mültecileri nasıl istismar ettiğini ancak bunun günümüzde kendi ayağına dönen baltaya nasıl dönüştüğünü biraz irdeleyelim...

Suriye’de çatışmalar derinleştiğinde gelen mülteciler konusunda AKP yönetimi uzun bir süre hayret edici bir şekilde bunu gündeme getirmedi. Mültecilerle ilgilenen mekanizmalara veya başka devletlere bir şikayette bulunmadı, bir şey istemedi.

 Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir:

  • AKP ve Erdoğan, kendisini ümmetin temsilcisi göstermesi açısından ne kadar çok mülteci gelirse o kadar iyiydi.
  • Gelen mültecilerden DAİŞ ve El Nusra’ya eleman devşirildi.
  • Avrupa’ya karşı mülteci kozunu oynamak için adeta göç dalgasının önü açıldı. Erdoğan’ın Avrupa’dan milyarlarca euro istemesi de onun tehditlerinin ardından Londra, Brüksel ve Paris gibi önemli Avrupa merkezlerinde bombalı saldırılarda yüzlerce sivilin ölümü de paralel olarak gelişti.
  • Türk devleti Suriyeli mültecileri, Terolar gibi Alevi nüfusunun yoğun olduğu alanlara ve Kürt kentlerine yerleştirerek demografik yapıyı bozmak istedi. Ucuz ücretle çalıştırdığı mültecileri emekçilerin üzerinde Demokles’in kılıcı gibi tuttu.
  • Sadece fakir mülteciler gelmedi, varlıklı mülteciler de Suriye’den getirdiği malvarlığı ve sermaye ile Türkiye’ye ekonomik olarak önemli katkı sağladı. Gelinen aşamada mültecilerin durumu Türkiye’de çok önemli bir sorun durumuna gelmiş durumda. Mültecilere başlangıçta toplumda olan kabul edilebilirlilik şimdi tümüyle bitmiş gözüküyor. Irkçılık ve şiddet dilinin pompalanmasıyla Suriyelilere saldırılar, rutin bir hal aldı. Bazı anketlere göre Suriyelilere tepki gösterenlerin oranı yüzde 60’larla ölçülüyor. Mülteci karşıtı kampanyaların hitap ettiği çok büyük yığınlar var.

AKP açısından da mültecilerin getirisi artık bitmiş gözüküyor. 29 Mart seçimlerinde de görüldüğü gibi Suriyeliler önemli bir oy kaybıydı AKP açısından. Dahası artık toplumsal tepki, sistemi de büyük oranda sarsar durumda.

Kabul görmeyen tehditler

AKP-MHP, mülteci basıncından kendilerini kurtarmak için tekrar onları Avrupa’ya göndermek istiyor. Yakın bir süre önce Türk İçişleri Bakanı yine “sınırları açarız” tehdidinde bulundu. Yine Suriyeli mülteciler, İstanbul gibi kentlerden çıkartılmak isteniyor. Elleri kelepçelenerek İdlib’de savaşın ortasına gönderiliyorlar. AB ise Türkiye’den gelen tehditlere prim vermiyor. AB, mültecilerin Avrupa’ya da İdlib’e de gönderilmesine karşı. İşte bu noktada AKP ve şefi Erdoğan, işgal edeceği Fırat’ın doğusunu gerçek sahiplerinden gasp ederek, burada kendisine yakın gördüğü Suriyelileri yerleştirmek istiyor.

AKP, mülteciler konusunda ırkçı kesimleri ve ortaklarının oldukça büyük baskısı altında.

Reyhanlı’da patlayan cephaneler

Mülteci hareketliliği bazı bölgeleri adeta patlayan bombalar durumuna getiriyor.  Patlayan bombalar derken mecazi anlamda değil. 

Hatay-Reyhanlı, 9 Ağustos gecenin geç saati... Askeri bölge olduğu belirtilen bir yerde ard arda cephaneler patlıyor. Sivillere ait bazı binalar tahliye ediliyor. Sosyal medyaya yansıyan bazı görüntülerde, her patlayan bombanın ardından “Allahu Ekber” deniliyor. Fakat bu görüntüler, ölü taklidi yapan Türk basınında yer almıyor.