
Dün Türkiye’de önemli bir toplantı vardı. Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı Bolton, DAİŞ’le Mücadele Koordinatörü Jeffrey ve ABD Genelkurmay Başkanı Dunford’dan oluşan Amerikan heyeti, Erdoğan’ın başdanışmanı Kalın liderliğindeki Türk heyetiyle görüştü. Ayrıca Erdoğan’la da görüşmesi bekleniyordu, fakat bu görüşme gerçekleşmedi. Muhtemelen Erdoğan beklentilerinin karşılığını bulamamış olsa gerek ki yine bilinen tehditlerini sıralamayı sürdürdü.
Dün ki toplantının sonuçlarını tam olarak bilmesek de önceden bilinenlere bakacak olursak bu görüşmelerin nihai bir anlaşma ile sonuçlanması mümkün değil, fakat önemli bir dönemeç olacağı kesin. ABD’nin beklentileri Erdoğan rejiminin kendi kontrollerine dönerek Suriye’de işgalci güç olarak kendi yerlerini alması, İran’ı bölgede bloke etme siyasetini üstlenmesi ve Rusya ile yakınlaşma politikalarına son vermesi. Bu normal koşullarda olası değil. Çünkü mevcut TC yönetimi şu ana kadar geliştirdiği politikalarla, özellikle içerideki ittifaklar ve Rusya ile ilişkiler gibi birçok prangaya sahip. Fakat postmodern savaş zemininde DAİŞ türünden çetelerin destekçilerinin “Suriye’de barış için planımız var…” diye yalanlar sıralayıp Amerikan gazetelerinde yayımlayabildiği bir devirde her şey mümkün.
Erdoğan’ın bu hafta başı yayınlanan New York Times’taki yazısı Esad yönetimini, Rusya ve İran’ın bölgedeki etkinliğini yok sayıyor, önerilerini bu çerçevede geliştiriyor. Ayrıca bu yazı İnsan Hakları İzleme Örgütü(HRW) gibi kurumların kasıtlı hazırlanmış raporlarının, bir terör rejiminin demagojisine nasıl malzeme olabileceğini göstermesi açısından da dikkat çekici. Tabii burada asıl sorun bölge halklarını nesneleştiren, işgalciliği düzen, barış getirme olarak pazarlayan yalanlar yumağının dünya kamuoyunda “meşru” olarak konuşulabiliyor olmasında.
TC’nin emperyal hedeflerinin Özal döneminden bu yana Suriye’nin kuzeyinin işgaliyle ve daha içerlerdeki petrol bölgelerinin gasbıyla sınırlı olmadığı bilinen gerçekler arasında. Güney Kürdistan’daki egemen siyasetin de uzun zamandır bu tarz politikaya açık kapı bırakan yaklaşımlar içinde olduğu görülüyor. Irak’ın istikrar oluşturamaması, ABD’nin bölgede Erdoğan’ı yeniden stratejik ortak olarak tanımlaması halinde pekala Musul-Kerkük dahil bölgenin tamamında işgalin yolunu açabilir. (Arada kolaylaştırıcı olarak Irak’ta DAİŞ’in yine boy göstermesi de sağlanırsa şaşırmamak lazım.) Böyle bir şey elbette hali hazırda sürmekte olan paylaşım savaşını daha da derinleştirmekten başka bir sonuç doğurmaz.
Bölge açısından bir başka önemli gelişme ise ABD Dışişleri Bakanı Pompeo’nun bu hafta 8 Arap ülkesini kapsayacak bir tura çıkması. Bu gezinin gündeminde “İran’ karşı yapılacaklar”ın ilk sırada olduğu var sayılıyor. ABD yönetiminin geleneksel kanadı bir anlamda Trump’ın “Suriye’den çekiliyoruz” çıkışını düzenleyip, “İran’a karşı çevreleme siyasetinin sürdürülmesi ve İsrail’in korunması” temellerine yeniden oturtma derdinde olduğunu gösteriyor. Bu politikaların yürürlüğe girmesi sadece bölge ülkelerinin ikna edilmesi meselesi değil aynı zamanda başta Suudi Arabistan olmak üzere bu politikalara ortak olanların yapabilme kapasitesiyle de ilgili. Şu ana kadar “Sünni Nato’su” türünden gündeme gelen adımlar yetersiz olduklarını sergiledi.
Son olarak, ABD’nin uluslararası politikalarının önümüzdeki dönemde “Önce Amerika” siyaseti ve bugüne kadar uygulanan geleneksel hegemonya siyaseti arasındaki çekişmenin neticesinde bir kombinasyon olarak şekilleneceği görülüyor. Bunun şu anda “en iyi” sergilendiği yer Güney Amerika. Bir tarafta neoliberal-faşist iktidarlar aracılığıyla bir Trump enternasyonali oturtulurken, aynı zamanda Arjantin, Brezilya gibi ülkelerde yeni askeri üsler açıp, klasik darbe-savaş tehditleriyle de Venezuela’da halk teslim alınmaya çalışılıyor.