Çözüm Süreci Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın son açıklamalarıyla kritik bir noktaya gelip dayandı. Bu açıklamalar devlet katındaki yarılmayı ve Erdoğan’ın geldiği noktayı gün yüzüne çıkarması açısından hayırlı da oldu.
Dolayısıyla sürecin Türk tarafındaki muhataplarının bulundukları noktayı son gelişmeler ışığında yeniden belirlemekte ve karmaşık gibi görünen durumu netleştirmekte yarar var.
1) AKP Hükümeti:
Başbakan Davutoğlu ve yardımcısı Akdoğan’ın açıklamalarına bakacak olursak hükümet Çözüm Süreci’nin stratejik olduğunu ve seçimlere kurban edilemeyeceğini belirtiyor. Hükümetten gelen bu açıklamaları İmralı ile görüşmeleri yürüten devlet heyetinin resmi görüşü olarak algılamak mümkün. Bu da meselenin Türk-Kürt ittifakı ekseninde eşit yurttaşlık ve yerel özerklik temelinde çözülmesi arayışının sürdüğünü gösteriyor.
2) Cemaat ve bileşenleri:
Çözüm Süreci’ni sadece akan kanın durdurulmuş olması bağlamında kerhen destekliyor görünen bu cenahın durduğu nokta, PKK’nin tasfiyesi, Kürtlerin Türk-İslamcı çizgiye entegre edilmesi; klasik inkar ve imha politikasının sürdürülmesi noktasıdır.
3) Abdullah Gül ve çevresi:
Çözüm Süreci’ni esas olarak PKK’nin silah bırakmasına indirgemiş ve çözümü bireysel haklar temelinde ele alan Türk-İslamcı bu çizgi Cemaat’le aynı noktada duruyor.
4) Cumhurbaşkanı Erdoğan:
Çözüm Süreci’nin başlatılması talimatını veren ve ‘gerekirse baldıran zehiri içerim’ diyebilen Erdoğan, şimdi anadilde eğitime karşı çıkan, ‘artık Kürt meselesi yoktur’ diyen, Dolmabahçe Ortak Açıklaması’nı olumsuzlayan ve İzleme Heyeti’ni yanlış bulan bir noktada duruyor.
Hatırlatmakta yarar var; Oslo görüşmelerinin sızdırılması, Hakan Fidan’a operasyon yapılması, 17-25 Aralık’ta Erdoğan’ın hedef alınması, Dışişlerinin dinlemesi, Paris suikastı gibi gelişmeler Çözüm Süreci’nden bağımsız değildir ve süreci baltalamaya dönük hamlelerdir. Bu nedenle Erdoğan’ın Çözüm Süreci’nde geri adım atması demek, kendisini yok etmek için pusuda bekleyen güçlerin kucağına düşmesi demektir. Çöken süreçle birlikte Erdoğan’ın kendisi de çökecektir. Durum bu kadar nettir.
5) MHP ve Ulusalcılar:
Çözüm Süreci’ne başından beri karşı olan ve ‘iç savaşı’ kışkırtan bu kesim Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olamayacaktır. Ulusalcılar bütün umutlarını Mısır benzeri küresel bir darbe planına bağlamışlardır. PKK lideri Öcalan, ‘darbe dinamiği devam ediyor’ derken buna vurgu yapmaktadır.
6) CHP:
Çözüm Süreci’nde kafası en karışık taraf CHP’dir. İkili bir karakter arz etmektedir. İlkesel olarak Çözüm Süreci’ne karşı değil gibi görünse de pratikte süreci tıkayan bir rol oynamaktadır.
7) Ordu ve sivil bürokrasi:
MHP, Cemaat ve ulusalcı kanata yakın bir pozisyonda duruyor. Çözüm Süreci’ne açıktan karşı çıkmasa da ideolojik olarak sürecin karşısında yer alıyor. Hükümetin attığı ufak tefek adımlara bile uygulamada direnç göstererek ve bazen üstüne vazife olmayan açıklamalar yaparak süreci zehirliyor. Ordu ve sivil bürokrasinin gelinen aşamada Abdullah Gül ve çevresiyle ittifak halinde olduğu da gözleniyor.
Evet; tablo üç aşağı beş yukarı böyle. Görüldüğü gibi bu tablo hem Kürt siyasetinin hem de Ahmet Davutoğlu hükümetinin işini zorlaştırıyor. Ancak eğer Çözüm Süreci hükümetin belirttiği gibi stratejikse ve bir devlet politikasıysa devlet katındaki direnç noktalarının bir biçimde elimine edilmesi gerekiyor.
En başta da Erdoğan’ı hükümetin bulunduğu noktaya çekmek, çözüm karşıtı konumdan uzaklaştırmak gerekiyor. Bu görev de herkesten önce Ahmet Davutoğlu ve ekibine düşüyor.
Elbette Kürt Özgürlük Hareketi’nin de bu bağlamda yapması gerekenleri es geçmemek gerekiyor. Kürt hareketi hem Çözüm Süreci’ndeki tek partneri AKP Hükümeti’yle süreci ilerletmek hem de seçimlerdeki en büyük rakibi olması hasebiyle AKP’ye karşı sert bir mücadele yürütmek gibi çift yönlü zorlu bir süreçle karşı karşıya kalmış bulunuyor.
Ancak bütün zorluğuna rağmen Kürt hareketinin bunun üstesinden gelebilecek birikime ve yeteneğe sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor...