
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, ANF’nin sorularını yanıtladı.
KCK adı altında tutuklama operasyonları Kocaeli’den Şırnak’a kadar dalga dalga yayılıyor. Öcalan’ın avukatlarının tutuklanmasıyla birlikte süreç nereye doğru gidiyor? Hükümetin amacı ne?
Hükümetin amacı çağdaş Kürt isyanını, Kürt halkının başlattığı demokrasi ve özgürlük hareketini bastırmaktır. Bunu sadece çekirdek kadro, militan kesimlere yönelerek değil, özgürlükten yana olan, özgür Kürt çizgisini savunan halktan bütün kesimleri hedefleyerek gerçekleştirmek istemektedir. Özgür Kürt çizgisinde duran herkesi hedefleyen; hatta onu destekleyen dostlarını da kapsamına alan bir konsepttir. Toplumun kolunu-kanadını kırıp, sindirmek, etkisizleştirip teslim almaktır. Türk sömürgeciliği baştan beri bunu amaçlamıştı. Yani Kürt toplumunu sindirmek tarihin her aşamasında Türk devletinin ana amacı olmuştur. Ancak son otuz yılda gelişen Kürt Özgürlük Hareketi karşısında Türk sömürgeciliği başarılı olmadı; yürüttüğü politika ve tüm şiddet yöntemleri iflas etti.
Şimdi iktidarda olan yeni bir anlayış değil mi?..
AKP-Cemaat anlayışı, mevcut durumda iktidara ve devlete egemen olmuş durumda. Kürt toplumunu tümden reddetme değil, varlığını kabul edip, bir tebaa olarak Türk milletleşmesine dahil etmek, bu temelde tüm Kürtleri hedeflememek; bir kısmını din yoluyla etkilemek, diğer bir kısmını değişik politikalarla, maddi çıkarlarla devletin yanına çekmek; geride kalan-direnen kesimi de faşizan uygulamalarla, tutuklamalarla sindirme ve profesyonel imha etme yöntemleriyle, gelişmiş teknolojiyle yok edip, sonuç almayı hedeflemektedirler. Yani bunların iddiası ve amacı budur. Onlara göre Kemalistler başarılı olamadı, şimdi onların yerine geçen Yeşil Ergenekon bu çeşit yöntemleri kullanarak ve bazı işbirlikçi Kürt kesimlerini de öne çıkararak sonuç alabileceğini hesaplamaktadır.
Esas anlayışı ve Kürt sorununa yaklaşımı bu eksende olduğu için, bizim ve Önder Apo’nun tüm barışçıl çabaları aslında bu sömürgeci zihniyete çarparak geri dönmüştür. Hatta öyle ki, ilk iki yıl dolaylı, son üç yıl direkt olarak görüşmeler sürdürülmesine rağmen bu duvar herhangi bir biçimde aşılamamıştır. Eğer işbirlikçi, kendinden vazgeçen, Türk millet eksenine girmeyi kabul eden, bu biçimde bir Kürt olmayı kendine yediren bir duruş olsa, buna dayanarak Kürt sorununu bertaraf etmeyi önüne koymuşlardı. Fakat görüşme süreci içerisinde karşısında kimlikli, ciddi, ilkeli bir duruşu görünce, Kürt halkının halk olmaktan kaynaklı haklarında ısrar eden, bundan vazgeçmeyen bir Önderlik duruşu sergilendiğini ve aynı duruşun örgüt tarafından da esas alındığını görünce tutum değişikliğine gitmişlerdir.
En son Önder Apo’nun avukatlarına yönelmiş olmaları, artık tüm diyalog köprülerini söküp atmak anlamına gelmektedir. Bizim açımızdan Önderlikle diyalog olmadan, Önderlik üzerinden süreç gelişmeden çözümün herhangi bir biçimde gelişmesi mümkün değildir. Bunu Türk devleti de iyi bilmektedir. Belli ki Türk devleti AKP’nin öncülüğünde artık stratejik bir karar almış bulunuyor. Bir kararlaşmayı yaşamıştır; bu kararlaşma, Kürt Özgürlük Hareketi’ni/Kürtleri tanımadan sorunu çözmeyi önüne koyan bir kararlaşmadır. Bu çok tehlikeli, çok ciddi bir imha anlayışının söz konusu olduğunu göstermektedir. Bu anlayış direnen tüm Kürtleri, teslim olmayan bütün Kürtleri ezmeyi önüne koyuyor. Tamam, belki Dersim’deki gibi teslim olmuş olan aşiretler dahil herkesi hedeflemeyebilir; teslim olmuş olanları yanına çekmek istiyor. Zaten “o zaman Kemalist devlet hata yaptı; teslim olmuş aşiretleri de kırımdan geçirip, sürgün ettiler. Biz böyle yapmayacağız” diyorlar. “Biz teslim olmuş olanları yanımıza alacağız, direnenleri ezeceğiz, o biçimde sonuca gideceğiz” demektedirler. Bu çok tehlikeli, katliamcı; ateşle oynayan faşist bir zihniyete sahip, ırkçı-sömürgeci bir anlayıştır. Özellikle toplumun tüm kesimlerini hedefleyerek, akademisyenleri, siyasetçileri, eğitimcileri, köylüleri, işadamlarını, giderek hukuk çevrelerini yani Kürt toplumunun sosyalitesine yönelme söz konusudur. Ekonomisine, siyasetine, varlığına yönelme söz konusudur. Amaç, Kürt toplumunu güçsüz bırakmak, etkisiz kılmak ve böylece bir payandaya dönüştürmek; ona-buna yamalanabilecek, kapıda bekçilik yapabilecek bir konuma getirmektir.
Bu topyekun yönelimin zirvesi Öcalan’ın avukatlarının tutuklanması mı?
Bununla artık kesinleşen bir saldırı dalgasını bu biçimde yürüttüklerini ortaya koymuşlardır. Açık ki, bu, devletin en üstten almış olduğu bir karardır. Yoksa tüm köprüleri uçuran, hatta kendi hukuklarını da ayaklar altına alarak, Önderliğin avukatlarına bu biçimde yönelme olmazdı. Bu, tasfiye ve imhada ne kadar gözü kara bir biçimde davranacaklarını göstermektedir.
Bu gidişat nasıl durdurulacak?
Tabii ki, ancak ve ancak Kürt halkının her biçimde buna karşı direnmesi, bu gidişatı durdurabilir. Buna karşı elbette ki Özgürlük Hareketi’nin vereceği cevaplar olacaktır; Kürt halkının bir duruş biçimi gelişecektir. Bu tarihte, bu çağda Kürt halkının boynunu uzatıp, teslim olması asla söz konusu olmayacaktır.
Öcalan’ın avukatlar aracılığı ile örgütü yönettiği ve savaş talimatları verdiği iddia ediliyor...
Şimdi yanımızda Önder Apo’nun bizzat kendi eliyle yazılmış olan 10’a yakın mektubu vardır. Fakat bu mektupların hiçbirisi de bu avukatlar tarafından bize ulaştırılmış değildir. Hepsi, bizzat devletin heyeti tarafından bize ulaştırılmış mektuplardır. Avukatların haberleri bile yoktu. Anladığım kadarıyla, ancak son dönemlerde avukatlar kendileri dışında farklı bir kanalın işlediğini sezdiler. Eğer kuryelikten bahsedilecekse, kuryeliği yapan devlet adına hareket eden heyettir. O zaman savcı gidip onları yargılayabilir. Bunu da yapamayacakları açık.
Neden?
Çünkü durum farklıdır; hukuktan ziyade siyasal bir durum söz konusudur. Şimdi ben bazı hassasiyetleri çok kurcalamak istemiyorum ama bu ne biçim devlet, buna anlam veremiyorum. Kendin mektup getirip-götüreceksin, sonra da insanları tutup, “sen talimat götürüyorsun” diyeceksin. Bir devlet biraz ciddi olur.
Peki, bir şey daha sorayım: 2006 yılının Eylül ayında, avukatların görüş günü olmayan bir Cumartesi günü siz devlet ve hükümet olarak, şimdi tutukladığınız avukatlardan birisini Önderlikle görüştürmek üzere İmralı’ya götürmediniz mi? Özel bir talimat ve uygulamayla Cumartesi günü söz konusu avukat gidip Önder Apo ile görüşüp, o görüşme sonuçlarını bize aktarmadı mı? Bunu siz sağlamadınız mı ve o görüşme sonucu 1 Ekim 2006’dan itibaren bir ateşkes süreci gerçekleşmedi mi? Gerçekleşti. Peki, siz o insanları ne yüzle tutukladınız, onu nasıl suçlayacaksınız? Bunu anlayamıyorum. Bu ona karşı da yapılan bir kalleşliktir.
Aslında bu saldırıların bu dozajda pervasızlaşmasının bir nedeni de provokatif bir ortam yaratmak, tahrik etmektir. Şimdi Kürdistan’ın çeşitli illerinde her gün tutuklamalar var. Bununla amaçladıkları var, aceleleri var. Burada konunun ciddiyetini görmek, çok tehlikeli bir kulvara doğru gittiğini görmek, dikkatli davranmak, boşa çıkarmak ve sonuçsuz bırakmak için gereken doğru mücadele yaklaşımını geliştirmek önem taşıyor. Kürdistan halkı bu saldırılar karşısında savunma hakkını kullanacak, gereken direnişi göstererek cevap verecektir. Bu süreçte doğacak sonuçlardan bu politikaları dayatan AKP zihniyeti sorumlu olacaktır.
Başbakan Erdoğan geçenlerde, “PKK’nin silah bırakması durumunda çok ciddi gelişmeler olabileceğini” söyledi. Bu açıklama sizce ne anlama geliyor? Zira bugünlerde Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani de benzer bir koşulu gündemleştiriyor. Bu bağlamda, Talabani’nin, “Silahların bırakılması konusunda PKK’yi ikna ettim” açıklaması sizce ne anlama geliyor?
Tartışmanın ve değişik fikir ortaya atmanın herhangi bir sakıncası yok. Fakat Başbakan Erdoğan’ın “PKK’nin silah bırakması durumunda çok ciddi gelişmeler olabileceği” sözü öteden beri Kürt halkına ve bize dayatılan bir şeydir. Yani “önce teslim ol, silah bırak; sonra ben merhametim ne kadar el verirse sana öyle yaklaşırım.” Bunun hiçbir önemi yok; mümkün olmayan bir husus. Ama Sayın Talabani, sanırım daha çok kendine göre bazı şartlara bağlayarak ifade ediyor. Ona bir şey demem; tartışılabilinir. Ne olacaksa karşılıklı olmak zorunda; bizden yana artık tek taraflı adımlara yer yoktur. Bunu açık söylüyoruz.
Son günlerde “görüşmeler var, çözüm olacak, vb.” bazı psikolojik savaş söylemleri de çeşitli basın-yayın organlarında servis ediliyor. AKP hükümeti, bu tür girişimlerle çözümün bütün zeminlerini ortadan kaldırıyor. Ne çözümü! Tek yol bırakıyor: Direnme yolu. Bir taraftan bu kadar saldırı varken, öbür taraftan çözümden bahsetmek gerçekle örtüşmüyor.
Örneğin; Federe Kürdistan Bölge Başkanı Sayın Mesud Barzani de Türkiye’ye gitti. Belli ki orada bir takım tartışmalar olmuş. Eğer süreç normal gitseydi Sayın Mesud Barzani’nin dönüşünden sonra belli bazı gelişmelerin yaşanması belki olası olurdu ama Erdoğan, Kürt heyetiyle -Sayın Mesud Barzani ile- her ne konuşmuşsa onu yolculadıktan sonra hem tehditler savurdu, hem de operasyonlara hız vererek özellikle de en son Önder Apo’nun avukatlarını da hedefleyerek yumuşamanın tüm zeminlerini tasfiye etti. Bu da AKP’nin niyetini açığa vuran bir durumdur. Bence Sayın Barzani, Sayın Talabani ve bütün gözlemci çevreler bunu iyi görmeli. Yani bir taraftan biz Kürtlere mesaj verilmekte; ‘silah bırakılırsa şu bu olur’ denilmekte, öbür taraftan da var gücüyle saldırılar geliştirilmektedir. Bütün Medya Savunma Alanları’na yüzlerce sorti yapılarak uçak saldırıları gerçekleştirildi; Önderlik avukatlarına saldırı oldu. Bunlar ne zaman oldu? Kürt heyetinin Türkiye’den dönüşü ardından oldu. Bu, “Siz Kürtler gidin, tartışın, danışın; PKK teslim oluyorsa olsun, yoksa ben hepinizi hedefleyeceğim” demektir. AKP’nin yaptıkları bu anlama geliyor.
Kürtlerle uzlaşmak, Kürtlerden özür dilemek, Kürtlerle bir arada yaşamanın eşit koşullarını yaratma niyetleri yoktur; baskı ve şiddetle teslim alma politikaları vardır. Bunun için Kürtleri aynı zamanda birbirine karşı kullanma taktikleri geliştirilmektedir. Yani bu konudaki politikaları çok açık. Bence herkes bunu görmelidir. Bütün ilgili çevrelerin bunu izlemekte olduğunu da düşünüyorum.
Bölgede yeni bir süreç şekillenirken, ’Kürtleri statüsüz bırakmak için mi’ bu kadar aşırı bir şekilde PKK’ye ve Kürtlere yönelik operasyonlar arttırılıyor?
Uluslararası tüm güçler bölgede yaşanan süreci yakından takip etmekte, herkes kendi çıkarları ve politikaları doğrultusunda müdahale etmektedir. Bu çerçevede bölge yeniden biçimlenip, düzenlenmektedir. Dengeler değişerek, yeniden biçim kazanacaktır. Şimdi bölgenin böylesine köklü değişiminde artık Kürtler de bir güç ve aktördür. Dolayısıyla Kürtlerin de bu yeni dizayn sürecinde bir statü kazanması gerekmektedir. Bunu gören Kürdistan üzerindeki egemen devletler (başta Türkiye, İran ve Suriye devletleri) aslında kendi aralarında ittifak yapmışlardı. Ama bölgedeki gelişmelerin farklı boyutları bu ittifakı parçaladı. Dolayısıyla Türkiye süreci şimdi tek başına götürmek istiyor. Yani Kürtleri statüsüz bırakmak için öncelikle PKK hareketinin etkisiz kılınması, Güney Kürdistan federal yapısını böylece kuşatarak, nihayetinde onu da kendi içinde boğuntuya götürecek bir sistem içine alınıp, etkisizleştirmeyi öngören bir konsept vardır. Bu açıdan PKK’ye yönelme, aslında tüm Kürdistan kazanımlarına yönelme anlamına gelmektedir. Bunun, bütün Kürt çevreleri tarafından görülmesi önem taşımaktadır. Biliniyor ki, Güney Kürdistan’da federal sistem olduğu müddetçe diğer parçalardaki Kürtlerin de ulusal bilinç yoğunlaşmasını yaşaması ve mücadeleyi sürdürmesi her zaman olasıdır. Bunu bildikleri için Kuzey’de Kürt halkının kazandığı kazanımları tasfiye etme, PKK’yi etkisiz kılma ve böylece de Güney’deki Kürt federe sistemini de kuşatarak, gelecekte etkisiz kılacak bir sürece tabi tutmaya doğru bir yönelimin olduğu açık ve kesindir. Bunu yaparken birbirine karşı kullanma, farklı politikalar yapma gibi durumlar da söz konusu olabilmektedir. Ama nihai amaçları Kürtleri statüsüz bırakmaktır.
BDP neredeyse sadece milletvekili düzeyinde kaldı. Devletin BDP’ye yaklaşımını nasıl okuyorsunuz?
Türk sömürgeciliğinin tüm amacı bu partiyi ya parçalamak, birbirine karşı çıkarmak ya da bir kesimini yanına alarak, teslim almak; böylece diğer kesimi de etkisiz kılmaktır. Ama BDP geleneğinin kuruluşundan bu yana bu parçalanmaya yer vermemesi, teslim olma girişimlerine karşı direnmesi, onu hem toplumda gerçekten bir güç ve hem de sömürgeciliğin hedefi haline getirdi. Şimdi BDP’ye bu kadar fütursuzca yönelmesinin amacı budur. “Ya teslim olacaksın ya da seni hareket edemez hale getireceğim” demektedir.
Şimdi BDP yapısı içerisinde teslim olan, işbirlikçi çizgiye yeşil ışık yakan herhangi bir kimse olmadığı için artık BDP dışında bir takım arayışlar gündemleştirilmiş bulunuyor. Öncelikle saldırıların bu kadar yoğunlaşmasının altında BDP’nin zeminini kurutmak, BDP’yi daraltmak, dıştalamak ve boşalan zemine başkalarını oturtmak yatmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın “BDP Kürtleri temsil etmiyor, şu kadar Kürt milletvekili benim yanımda, benim Kürt vatandaşlarım” demesinin nedeni BDP yerine farklı temsilcileri koyma istemidir.
Şurası açık bir gerçekliktir; AKP’nin bugün bu kadar akıl almaz bir biçimde Kürt siyasetçilerine yönelmesi, büyük bir haksızlığı yapması, hemen her önüne geleni “sen KCK’lisin” diyerek, içeriye atması, sorgusuz, sualsiz yıllarca içeride tutmasının temel dayanağı AKP’nin yanındaki o işbirlikçi Kürtlerdir. Ben AKP’deki Kürtlerin hepsini kötülemek istemiyorum ama onlar şunu bilmeliler: Eğer bugün AKP hükümeti çözüme gelmiyorsa, Kürt halkına ve Kürt siyasetine bu kadar kontrolsüz bir tutuklama ve saldırı yapabiliyorsa, katliamlar geliştirebiliyorsa bunda AKP’nin yanındaki Kürtlerin rolü çok fazladır. Eğer o Kürtler AKP’nin yanında olmasaydı, AKP devlet adına bu biçimde saldırı yapamazdı.
Yanında belli bir Kürt çevresi var; kimisine danışmanlık, kimisine bakanlık vermiş, kimisi de parlamenterdirler. Ama onlar keklik soyludurlar. Kendi diline, tarihine, soyuna karşı kullanılan tipler durumundadırlar. Bunları artık vicdana çağırıyorum. Mal-mülk, çıkar için bir halka karşı bu kadar kötü bir pozisyona girmemeleri gerekiyor. Bugün AKP’nin yanındaki Kürtler farkında olsa da olmasa da, rahatsızlık duyuyor olsalar da içinde bulunmuş oldukları role dayanarak Kürt halk siyasetini yok etme rolünü üstlenmiş olmaktadırlar. Bunu bilmeleri gerekiyor. Hatta AKP bunu planlı yaptığı için -bunu daha önce de belirtmiştim- kendi milletvekili listesini bile ona göre hazırladı. Ama o milletvekilleri bilmeliler ki Kürdistan’daki katliamdan birinci elden onlar sorumludurlar.
BDP dışındaki dört ayrı örgütün (ÖSP, KADEP, HAKPAR VE TDŞK) kendi içinde toplanarak, tartıştığını, BDP ile de görüşeceklerini ve BDP’ye karşı sürdürülen KCK adı altındaki operasyonlara karşı tutum geliştireceklerini ifade ettiklerini izledim. Bu tutumları çok anlamlı ve çok değerlidir. Kürt halkı böyle ulusal tutumları alarak, sömürgeci yönelimleri boşa çıkarabilir. O açıdan ben o örgütlerin basına yansıyan tutumlarını çok değerli ve anlamlı buluyorum.
AKP şimdi siyasi korucuları oluşturma peşindedir. Kimse buna alet olmamalıdır. Kapı kapı dolaşıp PKK düşmanlığı yapanlar, sömürgeciliği siyaseten korumaya alıyor. Sömürgeci uygulamaların bugün vardığı düzeyin savunulacak bir tarafı var mıdır? Bugün BDP’yi yakalayan yarın seni de yakalar. Eğer seni affetmişse, bu bir amaç için yapılmıştır. Bu neden görülmemektedir? Kısaca bütün bu durumlara karşı da tüm Kürtlerin, yurtseverlerin ve tüm siyasetçilerin uyanık olmalarının, yanlış olanların yanlışlıklarını düzeltmelerinin Kürt halkının ulusal birliğinin gelişmesi açısından önemli bir duruş olacaktır, diye düşünüyorum.
BDP VE MECLİS
BDP’nin sine-i millete dönmesi yeni bir çıkışa zemin hazırlar mı?
Bu da bir seçenektir ama bu konuda şimdilik bir şey söylemek istemiyorum. Özellikle Türk basını bizim normal bir biçimde fikir beyan etmemizi hemen “talimat verdi” diyerek, Kürt siyaseti üzerinde baskı uygulamaktadır. Şunu belirteyim; ben şu aşamada AKP Hükümeti’nin Kürt siyasetini meşru zeminden atmak istediğini düşünüyorum. Dolayısıyla en azından bu aşamada Kürt siyasetinin gündeminde böyle bir şey olmaması gerekir, diye düşünüyorum. Bana göre bu aşamada esas alınması gereken şey demokratik zeminde kalmak, bunda ısrar etmek, bu zeminde mücadeleyi geliştirmektir. Ancak özellikle AKP’nin kendi anayasasını dayatması karşısında bir meşrulaştırma aleti haline gelmemek önemlidir.
YENİ ANAYASA BEKLENTİSİ
AKP iktidarı öncülüğünde Meclis’te yürütülen Anayasa görüşmelerinden yeni ve çözümleyici bir anayasa çıkması mümkün mü?
AKP iktidarının yeni, sivil-demokratik ve tüm kesimleri kapsayan bir anayasayı yapma istemi olsaydı, seçimler sonrasında o parlamento krizini yaratmazdı. Bugün hala seçilmiş milletvekilleri bile içeridedir. Yine adeta BDP’yi kuşa çevirmeye dönük bu kadar pervasızlaşıp, Kürt siyasetine karşı tutuklama ve siyasi soykırım operasyonlarını bu denli geliştirmezdi. Toplumu rahatlatmak, tüm kesimleri kucaklamak isteyen bir siyasi anlayış toplumu bu kadar germezdi. O açıdan ben, AKP’nin böyle bir anayasayı yapması konusunda ciddi kuşkular taşıyorum. Bu tespitimde yanıldığımı sanmıyorum.
DERSİM KATLİAMI VE BUGÜN
Türk Başbakan Erdoğan, yarım ağızla da olsa CHP’yi ve liderini sıkıştırmak için “eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve literatürde böyle bir şey varsa ben özür diliyorum” dedi. Bu sözleri şimdi Türkiye’de çeşitli açılardan tartışılıyor. Siz ne diyorsunuz?
Türkiye’nin kesinlikle kendi geçmişi ve tarihiyle yüzleşmesi gerekmektedir. Özellikle İttihat-Terakki anlayışının hem Cumhuriyet öncesi hem de sonrası ağır etkisinin sonuçları var. Dolayısıyla birçok şey hasıraltı edilmiştir. Bastırma, öldürme, şiddet, temel bir yöntem olarak kullanılmıştır. Ermeni sorunu; Rum, Asuri, Süryani halklarına yaklaşım; yine Kürt halkına yaklaşım konularında Türk devletinin gerçeğiyle yüzleşmesi gereken ciddi hususlar vardır. Artık bunun tartışılmasının zamanı gelmiştir.
Kürdistan tarihinde kuşkusuz Dersim’de gerçekleşen katliam ve soykırım çok önemli bir halkadır. 70 bin civarında insanımız katledilmiştir; katliamdan ziyade bir soykırım uygulamasıdır. Geri kalanların çoğunluğu da sürgün edilmiş, çocuklar kaybettirilmiştir.
Şimdi bazı çevreler sorunu sadece Dersim’le sınırlamak istiyorlar. Yine bazı çevrelerin “Dersim isyan etti, etmedi” tartışmasından hareketle Dersim halkının o onurlu, haysiyetli, direngen duruşunu da gözardı eden tutumlarını da gördük. Bu açıdan tarihi gerçekleri olduğu gibi koymak çok önemlidir.
Sorun esasta nedir?
Dersim halkının isyan ederek, devletin merkezlerine saldırıp güçlerini hedefleyen bir savaşı başlatmadığı doğrudur. Zaten devletin güçleri Dersim’de yoktu. Bir işgal hareketi söz konusu ve Dersim halkı buna karşı durmayı esas almış, çok onurlu bir duruş sergilemiştir.
Esas olarak Osmanlı döneminde Kürdistan’da bölgesel özerklikler vardır. Fakat bölgesel özerklikleri ortadan kaldıran, her şeyi merkezi yapıya dahil etmeyi öngören Kürdistan işgali Amed’ten başlıyor. Aslında Şeyh Sait isyanı buna karşı bir duruştur. Daha sonra ise Amed, Bingöl, Sason, Ağrı-Zilan harekatlarıyla işgal süreci Kürdistan’da önemli oranda gerçekleşiyor; o yerel, özerk yapıları ortadan kaldırılıyor. Böylece Dersim kuşatılmış bir konuma geliyor. Ama Dersim halkı ona rağmen kendi doğallaşmış, tarihten beri gelen özerk konumunu sürdürmek istiyor. Devletle bu temelde ilişkilenmek istiyor. Yoksa devleti reddeden, bu anlamda isyan eden bir durum yoktur. Kendi özerk konumunu savunmaya dönük direnişçi bir tutum vardır. Kürt-Alevi geleneğinden gelen bu direnişçi tutum, oldukça anlamlı ve onurlu bir duruştur. İşte 1937-38 Tebdil ve Tenkit Harekatı bunu tümüyle ortadan kaldırmaya dönük bir harekattır. Son Kürt özerkliğini ve doğal toplum yapısını, Dersim’deki katliam harekatıyla ortadan kaldırmıştır.
Tabii ki kahraman Dersim halkı da iç ihanete ve işgalci sömürgecilere karşı kendi meşru müdafaa hakkı çerçevesinde savaşarak direnmiştir. Böylece onurlu-destansı bir direnişi tarihe mal etmiştir ancak katliamın önüne geçememiştir. Dersim’de olan şey budur.
Kürdistan’da bölge bölge gelişen bu direnişleri birbirinden ayrı tutmak mümkün değildir. Amed-Bingöl direnişiyle, Ağrı-Zilan direnişiyle Dersim direnişini birbirinden ayrı tutamazsınız. Aynı şekilde partimizin öncülüğünde gelişen çağdaş Kürt direnişiyle tarihteki geçmiş direnişleri de birbirinden ayıramazsınız. PKK hareketi, son Kürt direnişi olan Dersim Direnişi’nin devamı olarak ortaya çıkmıştır.
Türk devleti, Kürt halkıyla barışık yaşamak istiyorsa tabii ki öncelikle özür dilemesi gerekmektedir. Sağlıklı, samimi ve resmi bir özür dileme Kürt sorununu kökten bir biçimde çözmeye götürebilecek yeni bir zemini yaratabilir.
Zaten biz öteden beri, Cumhurbaşkanı ya da Başbakan’ın toplum karşısına çıkıp “Biz bu halka doğru yaklaşmadık. Biz bu halkın dilini, kültürünü yasakladık veya Dersim’de olduğu gibi mezhebi farklıdır diye farklı yaklaştık. Bundan sonra kucaklayıcı, çözümleyici bir politikayı geliştirerek, böylece toplumsal bir uzlaşma temelinde sorunun köklü çözümüne yol açmak gerekmektedir” demesi gerekir diyorduk. Yani sağlıklı bir yaklaşım ve tarihle bu temelde bir yüzleşme, beraberinde barışı getirebilir. Toplumsal bir uzlaşma sürecini yaratabilir.
Fakat şimdi Başbakan’ın yeni dönemde, 1925’ten 1940’a kadar uygulanan ve sonradan da ‘84’ten ‘99’a kadar yeniden hayata geçirilen şiddet ve bastırma yöntemlerinin aynısını uygularken, Dersim ve Kürdistan dağlarının, çağın en gelişmiş tekniğiyle bombalanmakta olduğu, Önder Apo’ya karşı ağır bir tecridin uygulandığı bir sürece karar verilmişken, çıkıp Dersim Katliamı hakkında sözler etmesi, ”eğer literatürde varsa ve devletin özür dilemesi gerekiyorsa özür dilerim” demiş olması gerçek anlamda bir özür dileme değildir. Belki sorunun tartışılması açısından olumludur, katı sömürgecilikte yaşanan bir kırılma durumudur. Bunu böyle görmek mümkündür. Fakat esas maksat, her ne kadar CHP ve Kemalizm’i eleştirmek gibi görünse de, özünde Kürdistan’da uygulamakta olduğu Dersim Katliam Çizgisi’ni perdelemek ve onu gözden ırak tutmaktır. Bir devlet partisi olan ve ulus-devlet anlayışını sürdüren CHP, elbette ki Dersim’deki ve Kürdistan’daki katliamların sorumlusudur ama CHP o zaman bir devlet partisiydi ve devlet bu katliam ve soykırımların tümünden sorumludur. Şimdi Türk devleti Kürt halkına karşı yapılan bu uygulamalardan dolayı özür dileyip, bu uygulamalara son verecek mi, vermeyecek mi? Burası önemlidir. Bunu ‘CHP yaptı’ deyip eleştireceksin ama aynısını kendin yapacaksın. Bunun inandırıcılığı nerededir? Ondan sonra hem ‘katliam oldu’ diyeceksin hem de katliamın belgelerini sunmayacaksın; arşivini açmayacaksın. Açık ki çok eklektik ve çok taktik bir yaklaşım söz konusudur. Bu bir özür değil, bir taktik çıkıştır.
Gerçek anlamda özür dilenecekse o zaman gizlemeye gerek yok; hakikatleri ortaya çıkarmak gerekir. Bunun için biz, bir Hakikatleri Araştırma Komisyonu önermiştik. Diğer bir husus da eğer gerçekten özür dilenecekse yeni politikalara ve yeni yasalara ihtiyaç olur. Ayrıca yaşanan tahribatların yarattığı yaraları sarmak, zararları telafi edecek yeni projelere yönelmek gereklidir. Açık ki şimdi yapılan bu değildir.
Fakat şurası da açıktır: Hiçbir toplum yalan üzerinden kendine bir gelecek yaratamaz ve Türkiye’nin çağdaş bir toplumsal gerçekliğe ulaşması için kesinlikle tarihiyle yüzleşmesi ve bu temelde toplumsal bir uzlaşmanın zeminini yaratması gerekmektedir. AKP’nin böyle ciddi konuları basite alma, ayaküstü-sıradan yaklaşımlarla geçiştirmeye çalışması ve bunu politik hesaplarla kullanması, sorunu çözmeye hizmet etmemektedir. Halbuki sorunu çözmek için daha ciddi, daha tutarlı bir yaklaşıma ihtiyaç var.
1937’de Dersim’de Alişerleri ihanetçilerin eliyle katledenler, şimdiki Alişerleri, tonlarca bombayla imha ediyorsa ve imha etmek istiyorsa, bu özür dilemenin aslında nasıl bir şey olduğunu ortaya koymaktadır. Yine o zamanki direniş lideri Seyid Rıza’yı idam edenler, bugün kalkıp da Seyid Rıza’nın idam sehpasında söylediği çok değerli sözlerini dile getirerek gözyaşı dökenler, Kürt Halk Önderliği’ne karşı her türlü tecrit ve psikolojik işkenceyi yapıyorsa; onların samimiyetine güvenmek ve inanmak mümkün değildir.
VAN DEPREMİ
AKP hükümetinin Van’da ayrımcı bir politikayı yürüttüğü kesin.
Ayrımcılıktan öte esas olarak köklü tedbirleri almadığı, zamana yaydığı
biliniyor. Dolayısıyla bugün Van önemli oranda boşalmaktadır. Bizce bu
politik bir tutumdu. Van giderek yurtseverliğin yoğunlaştığı, ikinci bir
Amed olarak şekillendiği bir merkez haline geldi. AKP buna intikamcı
yaklaştı. Bunun önüne geçmek için boşaltılmasının adeta zeminini açtı.
Bugün itiraf etmezler ama belki çok ileriki süreçlerde bu politikaları
açığa çıkar. Bilinçli bir biçimde Van’ın boşaltılmasına yol açacak bir
politika izlediler. Amaç orada yoğunlaşan yurtseverliği dağıtmaktır. Bir
direniş merkezi olmasının önüne geçmektir. Bir yerde yurtsever, değerli
Van halkımızdan hesap sormaktır. Ben burada “soğuk altında kalın, ölümü
göze alın” diyecek değilim. Ama yurtsever Van halkımıza,
“tedbirlerinizi alın” diyorum. Kendi yerinizde, yurdunuzda kalın. Eğer
çıkmak zorunda kalırsanız da Kürdistan illerine gidin.
Aynı biçimde Kürdistan halkının da tüm Van halkımızı sahiplenmesi
gerekmektedir. Metropollere gidip onun-bunun denetiminde çeşitli
uygulamalara maruz kalınacağına, kendi ülkemizde, kendi yurdumuzda kendi
halkımızla kalalım. Yurtsever Kürdistan halkının neyi varsa Van
halkıyla paylaşmalı, evini, yorganını, her şeyini paylaşarak, Van
halkına sahip çıkmalıdır. Özellikle bu kış aylarının atlatılması için
tüm Kürdistanlılar elinden ne geliyorsa onu yapmalıdır. Biz Van’ı
korumalı, Van’ı yaşatmalıyız. Van’ı yeniden inşa ederek, daha güçlü bir
biçimde kurmak üzere herkes üzerine düşeni yapmalıdır.
ANF/BEHDİNAN