Türkiye’de 30 Mart yerel yönetim seçim propaganda dönemi fırtınalı geçti. İlk zamanlar seçim atmosferine girilmese de, son bir ay içinde seçim çalışmaları ve propagandaları hızlandı. Zaten bu nedenle herkes bir yerel değil genel seçim havası yaşanıyor değerlendirmelerinde bulundu. Şu açıktır ki, hiçbir seçim kampanyası bu kadar çirkinleşmemişti. İç iktidar kavgasına dış el de tam katılınca işler çığırından çıktı. Hatta seçimlerin yapılamayacağından bile söz edildi.

Tarihin en kirli seçim kampanyasını yaşadık. Bu kadar kirli seçim kampanyasının sonu ne kadar hayırlı olur bu da tartışma konusudur. Fikrin değil; küfrün, hakaretin yarıştığı bir seçim kampanyasına şahit olduk. Böyle bir kampanyayla 30 Mart’a varıldı. Ancak seçim gününün özellikle Kürdistan’da kış kıyamet olması ise şimdiye kadar görülmedik bir durumdur. Herhalde birçok yerde bu fırtınadan evinden çıkıp oy vermeye gitmeyenler de olmuştur. Bu kış kıyamet ve fırtınada seçim güvenliği ne kadar sağlanmıştır, bu ortam oy çalma ve hile için ne kadar kullanılmıştır bu da incelemeye değer bir konudur. Zaten seçim sürerken Urfa ve Tatvan’da ışıkların kesildiği, seçimlerin yapıldığı gibi haberlerin gelmiş olması hayra alamet değildir.
30 Mart seçim kampanyası siyaset kurumuna yönelik olumsuz yargıları daha da arttırmıştır. Türkiye’de siyaset zaten yalan dolan ve kandırma olarak bilinirdi. Siyaset, yandaşlarına rant dağıtma olarak görülürdü. Bu seçimle birlikte bu yargı daha da pekişmiştir. Böyle bir algı iyi değildir. Toplumun siyasetten soğuması kadar kötü bir şey olamaz. Böylece  siyaset sömürücülerin ve baskıcı güçlerin eline bırakılmış olur. Halbuki siyaset en kutsal iştir. Siyaset, halkın işleriyle uğraşmaktır. Toplum işleriyle uğraşmak, toplum işlerini iyi biçimde yapmak kadar kutsal bir iş olabilir mi? İşte böyle bir kutsal işi Türkiye’deki parti oligarşisi o kadar kötü bir biçimde ayağa düşürmüştür ki, halk artık bunlarda somutlaşan siyasetten iğrenmektedir.
Siyasetin bu kadar kötü görünmesini gidermek gerekmektedir. Egemen sınıfların yaptığının gerçek siyaset olmadığını; siyasetin esas olarak toplum işleriyle uğraşmak olduğunu, bunun da kutsallık düzeyinde bir iş olduğunu anlatmak ve toplumu siyasetin içine çekmek gerekir. Çünkü toplumu siyasetin içine çekmeden toplumu özgürleştirmek ve demokratik yaşama kavuşturmak mümkün değildir. Zaten toplum siyasete aktif girmezse baskıcı sömürücü egemen sınıflar siyasetin temel aktörü olarak kalır, bu da baskı ve sömürü düzeninin devam etmesi anlamına gelir.
Halkın siyasetle uğraşması demokratik siyasettir. Demokratik siyasetin devreye girmesi toplumun devreye girmesidir. Toplumun devreye girmesiyse demokratik toplumun örgütlenmesi ve toplumun kendi kendini yönetmesidir. Demokratik siyaset de toplumun kendi kendini örgütlemesi ve örgütlü toplum haline gelmesidir. Örgütlü toplum, demokratik toplumun kendi kendini yönetmesi ve kendi işlerini kendisinin yapmasıdır. Bu açıdan demokratik siyaset kavramının doğru anlaşılması gerekir.
Demokratik siyaset, meclise gitmek değildir; belediye başkanı olmak değildir. Bu, demokratik siyasetin çok az bir yanıdır. Demokratik siyaset ancak halkla, toplumla yapılır. Toplum devreye girdiğinde de siyasetin örgütlü toplumla yapılması akla gelir. Örgütlü toplumla siyaset yapmak ise radikal demokrasi dediğimiz toplumun tabandan örgütlenmesi ve kendi kendini yönetir hale gelmesidir. Radikal demokrasi örgütlü toplum demokrasisidir. Toplumun doğrudan siyaset yaptığı demokrasidir. Bugün bu demokratik siyaset, demokratik topluma dayalı demokrasi Kürdistan’da gelişmektedir. Kürdistan’da gelişen bu demokratik zihniyet de başta Türkiye olmak üzere tüm Ortadoğu’ya yayılmaktadır. Rojava Devriminin gerçekleştirdiği demokrasi demokratik topluma dayalı radikal demokrasidir. Özellikle kadının etkin yer aldığı demokratik topluma dayalı demokrasi tam ve radikal demokrasidir. Şimdi bunun öncülüğünü Kürtler yapmaktadır.
30 Mart yerel seçimleriyle Türkiye’de yeni bir siyasal dönem başlamalıdır. Türkiye’nin koşulları bunu zorunlu kılmaktadır. Türkiye’de demokratik siyasi güçler, radikal demokrasi güçleri devreye girmeden Türkiye’yi demokratikleştirmek ve Kürt sorununu çözmek mümkün değildir. Egemen siyasetin çirkinleştiği ve en pespaye hale geldiği bir dönemde bunlardan Türkiye’nin hayrına ve demokratikleşmeye hizmet edecek adımlar beklemek ham hayaldir. Ancak demokratik siyaset, yani gerçek demokrasi güçleri devreye girer, siyasal ortama müdahil olabilirlerse önemli gelişmeler ortaya çıkabilir. Çünkü siyasi koşullar doğru müdahale olduğunda çok önemli sonuçlar yaratacak bir durum arz etmektedir. Demokratik siyaset ve demokrasi güçleri dışında mevcut ortamı değerlendirecek hiçbir siyasi güç yoktur. Bu açıdan tarih radikal demokrasi güçlerinin önüne büyük fırsat çıkarmıştır. Artık bunu değerlendirme sorumluluğu ve basiretini gösterme zamanıdır.
Kürt Özgürlük Hareketi, eski hegemonyanın dağıldığı, yeni hegemonyanın kurulmak istendiği, ama bu konuda egemen güçlerin zorlandığı bir dönemde hegemonya kurulmasına fırsat verilmemesi gerektiği çağrısını yapmıştır. Bunun için de demokrasi güçlerinin bir radikal demokrasi programı etrafında ittifak yaparak mücadeleyi geliştirmeleri istenmektedir. Eğer böyle bir demokrasi hareketi yaratılamazsa Türkiye’nin geleceği daha da karanlık hale gelebilir.
Türkiye’de bir hegemonya gitsin, diğeri gelsin diye çabalayan güçler var. Dış güçlerin de böyle bir çabası olduğu görülmektedir. ABD kendine en yakın devlet başkanı olan Hüsnü Mübarek’i saf dışı etti; İhvan-ı Müslim’in iktidar olmasını sağladı. Muhammed Mursi ABD çıkarlarını iyi temsil etmeyince o da saf dışı edildi. Egemen güçler 12 yıl AKP’yi kullandılar. AKP ABD’ye çok hizmet etti. Ancak şu anda tam hizmet edemeyince yerine yeni bir hegemon güç getirilmek istenmektedir. CHP ve Fethullahçılar ittifakı bu isteğin pratikleşmesidir.
AKP Türkiye’yi çıkmaza soktu. Ancak yeni iktidar blokları Türkiye’yi bu çıkmazdan çıkaramaz. Zaten toplum da yeni bir hegemonya istemiyor; Türkiye’nin demokratikleşmesini istiyor. Bu durum Türkiye’nin demokrasi güçlerine tarihi fırsat sunmaktadır. 30 Mart seçimlerinden sonra diğer partilere yakın duran demokrasi çevrelerini de bir demokrasi programı etrafında toplama çalışması yürütmek gerekmektedir.
Bu yazı yazıldığında seçim sonuçları yeni açıklanıyordu ve sonuçların hem CHP hem de AKP’yi tatmin etmeyecek düzeyde olacağı görülmektedir. Kaldı ki gelinen aşamada fazla oy almak hiçbir partiyi çözüm gücü haline getirmez. Türkiye’yi demokratikleştirecek köklü adım atmayan hiçbir siyasi güç mevcut siyasi çıkmazı aşamaz. Bu açıdan demokrasi güçleri seçim sonuçları ne olursa olsun harekete geçmeli, Türkiye’yi demokratikleştirecek ve Kürdistan’da demokratik özerkliği sağlayacak bir hamle yapmalıdır. Böyle bir hamle yapılırsa Türkiye halklarının çoğunluğu bu hareket etrafında toplanacak ve Türkiye’de yeni bir tarih başlayacaktır.