Sistemi yaşanmaz kılan temel noktalardan biri de ekonominin, kar ve sermaye birikiminin gerçekleşeceği alan olarak algılanmasıdır. Ekonomik özerklik pazarı, ticareti, ürün çeşitliliğini, rekabeti ve verimliliği reddetmemekle birlikte, bunlar üzerinde gelişen kar ve sermaye egemenliğine ve tekelleşmeye karşı durur. Tekelleşmiş ekonomi doğası gereği üretimden tüketime, her şeyi dışardan topluma dayattığından toplum ve insan mekanik bir araca dönüşür. İnsan ve toplum temel niteliklerini kaybeder ve kendine yabancılaşarak yok olma eşiğine gelir.

Tekel ekonomisinin en çok saldırdığı alanlardan biri de Ortadoğu ve Kürdistan’dır. Mevcut durumda Kürdistan ve Ortadoğu’da uluslararası ve bölgesel tekellerin yatırımları kısa vadede işsizlik gibi sorunlara kısmen çözüm olmakla birlikte ekonomi üzerinde yarattığı hegemonyayla toplumu felç etme eşiğine getirmiştir. Güney Kürdistan ve Irak’ta yaşanan durum dikkat çekicidir. Bölgede yetiştirilen hayvan ve bitkilerin maliyeti dünyanın öbür ucundan getirilenlerden daha pahalıya mal olmaktadır. Bu bölge insanının üretimden kopmasına neden olmaktadır. Buna karşı örgütlenen üretim kooperatiflerinin bu tekellerle baş edemediği de yaşanan diğer bir gerçektir.
Bu sorunun çözümü kurulacak tüketim ve üretim kooperatifleri arasında geliştirilecek uyumdan geçmektedir. Dışarıdan bölgenin petrol ve madenleri karşılığında yok pahasına getirilen ürünlerdense toplumsal dayanışmanın, ekonominin gerçek anlamda uzun vadeli gelişmesinin gereği olan yerli üretimle dayanışma içinde olmak bilinçlenmiş ve örgütlü bir toplumla mümkündür. Üretim kadar tüketimin de toplumsal ahlak ve görevlerin gereğince örgütlenmesi tüketim kooperatiflerinin örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Bu sayede hem üretim hem de tüketim toplumun denetimine girmiş olur.
Bu noktada ekonomik özerklik politikamız ne kapitalist modernite gibi özel mülkiyete ne de reel sosyalizmdeki gibi devlet mülkiyetine dayanır. Özel mülkiyeti tümden reddetmemekle birlikte mülkiyet topluluğundur. Komün, kooperatif gibi kurumlara ve toplumsal gruplara aittir. Örneğin Amed’de bulunan Ermeni kilisesi bünyesinde kurulacak bir vakıfta yüz aile bile ortak yaşayabilir. Konuttan, toprağa her şey bu vakfın olur. Bu vakıf yönetiminde bu ailelerin hepsi yer alır. Doğaya baktığımızda pek çok canlı grubunun da bu şekilde örgütlendiğini görebiliriz.  

Ekonomik özerkliğin mali sistemi

Ekonominin çokça tartışılan boyutlarından biri de mali sistemdir. Banka gibi kurumların gereklilikleri ve işleyişleri üzerine pek çok çevre yorumlar yapar. Nasıl ki endüstri için bir sınır ve şart konuyorsa her türlü ekonomi kurumu için verimlilik ve demokratik toplumun işleyişine hizmet etme noktası mihenk taşı niteliği taşır. Ancak hiçbir zaman emeğe ve üretime dayanmayan sanal finans oyunları demokratik ekonomide yer bulamaz. Günümüz dünyasında birkaç yüz kişi hiç emek vermeden, üretmeden milyarlarca insanın gelirinden daha büyük para kazanmaktadır. Bu başlı başına sömürünün kendisidir. Uluslararası yasalar tarafından kabul ediliyor olması bunun sömürü olduğunu, hırsızlık olduğunu gizleyemez. Komünal ekonomi bu hırsızlığı kabul edemeyecek bir ahlaki toplumun sistemidir.

Emek, çalışma ve özerklik

Demokratik Özerkliğin ekonomisinin temel işleyiş esaslarından biri de emek ve çalışmaya yaklaşımıdır. Alternatif bir sistem arayışçısı olmak, “beleş yaşam” peşinde koşmak değildir. Emekle insanın ilişkisini varoluşsal bir ilişki olarak algılar. Çalışmayı bir angarya olarak değil bir özgürleşme eylemi olarak ele alır.
Çalışma ve emeğe dair yaşanan mevcut durum insanın emeğinin sonuçlarına yabancılaşmasından kaynaklanmaktadır.  Emeğin sonuçları bireyin yaşamına direk bir etkide bulunur, öz kimliğine, bireysel özgürlüğüne hizmet ederse, birey çalışmayı mutlulukla, aşkla yapar.
Bu konuda, İsrail Kibutzlarının ilk kuruluş yıllarındaki ilkeleri gelişmelerinde önemli bir yere sahiptir ve örnek vermeye değerdir. Kibutzun dayandığı tek ve en önemli ideal emeğin ahlaki değeridir. A.D.Gordon’a göre, insan kendisine, topluma ve doğaya emek sayesinde dönebilir. Kibutz hareketi kiralık emeğe üç ahlaki yönden dolayı karşı çıkar.
1- Toprağa kök salma gereği,
2- Emeğe dayanmayan sefahate düşkün bir aylak sınıfının oluşturulması,
3- Bütün ücretli işçiliğin sömürücülüğü yarattığına inanılması
Mevcut durumda alternatif güzel bir yaşam derken kaç kişi bu ilkeleri aklından geçirerek yola çıkar? Bu ahlaki bütünlüğü yakalamadan alternatif ekonominin kurumsallaşamayacağının farkında mıyız? Kapitalist modernitenin insan üzerinde yarattığı en büyük tahribat bu ilkelerden uzaklaştırmasıdır.

Özerkliğin tarım politikası

Ekonomik özerklikte insanlığın var olduğu günden beri insanın temel ekonomik faaliyeti olan ancak şimdi milyonlarca insanın “geri”, “tercih edilemez” bir çalışma alanı olarak gördüğü, tarım ve ormancılık, temel faaliyet alanıdır. Şu çok nettir ki tarım ve köy kültürü geliştirilmezse, açlık, işsizlik gibi pek çok sorun dünyayı bitişe götürecektir.
Bunun temel sebeplerinden biri tarım kültürünün toplumsallaşmayı güçlendirmesine karşı şehir kültürünün toplumsallığı parçalayıcı niteliğidir. Metropollerde yaşayan milyonlarca insanın yaşantısı buna somut örnektir. Milyonlarca insan açlık sınırında, işsiz yaşamayı kabul etmekte ancak köyde toprakla uğraşmak aklının ucundan bile geçmemektedir. Bu, sınır tanımaz ve aralıksız bir şekilde yapılan ışıklarla süslenip, makyajlanmış medeniyetin merkez üsleri olan kent propagandalarının sonucudur. Bu sahte, yalan güzelliğin hakikatini toplumsal eğitim ve örgütlülükle açığa çıkarmak, demokratik özerk ekonominin önünü açacaktır. Yoksa günümüz kibutzları gibi olma ihtimali yüksektir.
Bu hakikatin kavratılamaması, İsrail’de kibutzlardan kentlere kaçışları arttırmıştır. Kaçışların diğer bir sebebi de Kibutzların geçmişteki amaçlarından sapmış olmalarıdır. Geçmişte dayanılan tarım toplumuyken şimdi dayanılan, hizmet edilen şey endüstri alanıdır. Endüstriyalizmin bulaştığı bir toplumsal gerçekliğin bireyciliği şahlandırdığı, çıkar ve rantı topluma sızdırdığı çokça görülmüş bir gerçektir. Endüstriyalizmle birlikte araçlarla özgürleştiğini sanan insanlığın araçlara ve araçlarla yaratılmış sisteme köle olduğu çok açık görülmektedir. Bir araç olarak endüstri hatta komün ya da kooperatife bile farklı anlam ve misyonlar yüklemek köleleşmeye giden yolu kendi ellerimizle yapmamız anlamına gelecektir.
Benzer yaklaşım barajlar konusunda yaşanmaktadır. Barajlar toplumun enerji ihtiyacını karşılamada bir araçtır. Ancak barajların yol açtığı tarih katliamı ve ekolojik felakete karşı ne söylenmesi gerekir? Bugün açısından maddi değeri olan bir şeyin insanlık mirası sayılan tarihi eserleri yok etmesi ne kadar ahlakidir? Ya da yapılan barajlarla boşaltılan köylerden göç eden binlerce insanı yurtlarından koparmanın bedeline fiyat biçmek mümkün müdür? İşte bu hakikate binaen ekonomik özerklik mevcut değer teorilerini red eder. Buna alternatif bir değer tanımı vardır.

Özerkliğin hukuki boyutu

Alternatif ekonomiyi kurma çabası tam bağımsız bir ekonomi ütopyasını gerçekleştirme anlamına gelmez. Yerel-bölgesel ekonomik faaliyetlerin tümden çevreden bağımsız şekilde örgütlenmesi gerçekleşemez. Ekonomik işleyiş ve formun karşılıklı yararlılığı esas alması ve bununla birlikte iç özerkliği geniş bir yapıda olması çağın doğası gereğidir.
Yaşadığımız ulus devletli çağın göz ardı edemeyeceğimiz bir gerçeği hukuktur. Ekonomik özerklik demokratik modernite güçleriyle kapitalist modernite güçlerinin anlaşacağı zemin olmalıdır. Bu zeminin hukuki temelinin de olması zorunlu ve gerekli bir durumdur. Ancak bu, mevcut merkeziyetçi, devletçi, baskıcı hukuka tam uyum temelinde gerçekleşemez.
Ekonomik özerklik politikalarının meşruluğu toplumun ahlaki yapısına dayanır. Devlette ise yaşam katı kanunlarla düzenlenmeye çalışılır. Ekonomik özerklik ve mevcut ulus devlet hukuk sistemleri birbirleriyle uyuşmaz özlere sahiptirler. Ulusal ekonomiyle koordinasyonu dikkate alan yerel ekonomiye ve onun özerk işleyişine şiddetle ihtiyaç vardır. Ulusal pazar olgusunu inkar etmeyen, ama yerel pazar dinamiklerini de göz önünde bulunduran bir ekonomi hukuku elzemdir. Bu konuda yasayla çalışan bir sistem ve işleyişten çok meşruluğu esas almak gereklidir. Ekonomik özerklik mücadelesinde zaten meşru olan özerklik hakkını yaşamsallaştırmak, hukuki zeminini oluşturmak esas alınmalıdır.  
Bu konuda Brezilya Topraksızlar Hareketi (MST) önemle incelenmesi gereken bir harekettir. 1980’li yıllarda köylüleri örgütleyerek devlet ve ağalara ait topraklar işgal edilmiş, kooperatifler kurulmuştur. Toprak işgalleri sonucunda 350 bin aile toprak sahibi olmuş ve örgütlenmişlerdir. MST sadece bir toprak işgal hareketi değil alternatif üretim, alternatif eğitim, alternatif sağlık faaliyetlerini de birlikte yürüten bir harekettir.

Zibare, hevkari, şirîgahî, col...

Kentlerde yaşanan alternatif ekonomi modeline bu minvalde verilecek bir örnek ise Arjantin’de iflasın eşiğine gelmiş fabrikalara o fabrikanın işçilerince el konulması, üretimi ve yönetimi demokratik bir şekilde yapan “Barikatçılar” gibi Latin Amerika ülkelerinin pek çoğunda görülen harekettir. Yirmi yılı aşkın süredir patronsuz demokratik bir şekilde üreten, çalışan büyük alternatif üretim ve yaşam modeli mevcuttur. Hem Barikatçılar hem de Topraksızlar Hareketi benzeri oluşumların Ortadoğu’da, Türkiye’de, Kürdistan’da örgütlenmesi milyonlarca insanın ekonomik sorunlarının çözülmesinin yolunu açacaktır. Burada önemli olan zihinlerde var olan statükoları parçalayabilmektir.
Tabi farklı toplumların, ülkelerin şartları ayrıdır. Kürdistan’ın çok ayrıdır. Ama bu nerede olursa olsun demokratik toplum değerlerinden, deneyimlerinden yararlanmamanın sebebi olamaz. Ekonomik özerkliğin Kürdistan tarihinde de, mevcut bazı Kürt toplumsal birimlerinde de yaşayan nüveleri mevcuttur. “Zibare, hevkari, şirîgahî, col, şikatî” gibi toplumsal edimler demokratik, özerk üretimin kök hücreleri niteliğindedir. Bunları güncelleştirmek, yaygınlaştırmak, yeni köy ve kent yaşamlarına uyarlamak ekonomik özerkliğin kurumsallaşması için uygulanacak diğer bir yöntemdir.
Ne sadece yerel ve tarihi esas alan ne de sadece dışarıyı örnek alan, günceli gören bir yaklaşım yeterli olmaz. Her ikisinin sentezini yapabilmek hızlı ve başarılı bir kurumlaşma ve örgütlenme için elzemdir.

Kürdistan’da ekonomik özerklik

Kürdistan tarım ve hayvancılığın yapıldığı ilk topraklar olması, endüstriyalizmin en az etkili olduğu yerlerden biri olması ve Kürt toplumunun halen tarıma yabancılaşmamış, kentlileşmemiş “dağlı” bir halk olması ekonomik özerkliğin inşasında önemli kolaylık sağlayan etkenlerdir. Bununla birlikte Kürt halkının kırk yıldır yürüttüğü özgürlük mücadelesi sonucu yakaladığı politik düzey ekonomik özerkliğin inşasında hızlandırıcı olabilir. Tabi bu mevcut durum, “her şey tamam” olarak da anlaşılmamalıdır. Mevcut durum inşa için koşulların, araçların uygun olma durumudur. Geriye kalan toplumu komünler, kooperatifler ve akademilerle örgütleyip gerekli ahlaki-politik bütünlüğe ulaştırmaktır.
Urfa’da tarım kooperatifi, Şırnak’ta maden kooperatifi, Iğdır’da pamuk kooperatifi, Kürdistan’ın dört bir yanında çeşitli esnaf kooperatifleri, tüketim kooperatifleri, köy komünleri örgütlenebilir. Örneğin Van’daki depremzedelerin sorunlarına çözüm yolu devleti protesto eylemi değil kooperatif ya da farklı bir tarzda örgütlenerek sorunları örgütlenmenin vermiş olduğu güçle çözebilmektir. Yukarıda belirttiğimiz hususlara dikkat ederek demokratik tarzı esas alan iç işleyiş temelinde birbirleri arasında dayanışmayı esas alan birimlerden oluşan toplumsal bir sistem yaratılabilir. Söylediklerimiz sadece Kürtler ve Kürdistan için değildir. Kapitalist modernitenin politikalarına alternatif arayan tüm toplumların ve toplumsal grupların gerçekleştirebileceği bir sistemdir.   

Kim, nasıl yapacak?

Genel anlamda ekonomik özerkliğin tanımı ve ilkelerine ilişkin belirttiklerimiz sonrasında geriye kalan ekonomik özerkliğin kimler tarafından ve nasıl inşa edileceği konusudur. Öncelikli vurguyu sürekli ve ısrarla yapmak gerekir ki toplum kendi ekonomik sistemini kendi kurar. Yukarıdan, ne devlet tarafından ne de farklı bir yapı tarafından toplumun ihtiyaçlarını karşılayacağı, yukarıda sayılan sorunları aştıran bir sistem kurulabilir. Çünkü mevcut durumun temel sebebi pek çok şeyin dışarıdan belirlenmesi ve toplumun özne olmaktan çıkarılmasıdır. Toplumun her üyesi sorunların çözülmesinde sorumludur. Tabi bu her şeyi topluma, herkese, genele havale etmek anlamını taşımaz. Tarihte çokça görüldüğü gibi toplumsal değişimlerin devrimci öncülere, birey ve örgütlere ihtiyacı vardır. Musa peygamberin firavun zulmüne karşı kabilesini örgütleyip uzun çöl yürüyüşüne çıkarması, İbrahim peygamberin Nemrut putlarına karşı büyük düşünsel çıkışı, Muhammed peygamberin cahilliğe karşı duruşu ve daha pek çok tarihi örneği olan çıkışların hepsi devrimcidir.
Farklı bir tavır sergileselerdi bugün insanlık farklı bir konumda olurdu. Takındıkları devrimci tavır tüm insanlığı etkilemiştir. Kürdistan’da ve Ortadoğu’da güçlü tarihi bir mücadele birikimi vardır. Bu birikimi güncelleyerek devrimci bir tarzda yaşamsallaştırabilmek sistem inşası için olmazsa olmazdır. Bu da kapitalizmin dayattığı bireyci yaşamı aşmakla mümkündür. “Herkes ne yapıyorsa sen de onu yap” “Sorulan sorulara başka cevap yok” anlayışlarına karşı durup “farklı bir cevap var!” diyebilmek, onun çabasını verebilmektir devrimcilik.  
Pek çok peygamber, evliya, derviş ve farklı toplum öncüsünün cehaletle savaşımı gibi kapitalist sistemin bilim ve pek çok alandaki ideolojik saldırılarına karşı toplumu aydınlatabilmek bu sistem kurulumunun temel görevlerindendir. İşsizliğin, açlığın, doğanın iflasının ve yüzlerce toplumsal sorunun sebeplerine ilişkin toplumu aydınlatabilmek yeni yüzyılda Rönesans etkisi yaratacaktır.
Bu işi üslenen kişi ve örgütün kuramsal, kurumsal ve eylemsel öncülüğü başarıyla yapabilmesi insanlık tarihinin hakikat arayıcılarının geleneğinin devamını yaşamsallaştırmayı gerekli kılar ki toplumsal emeğin sömürüsü ve değerin gaspı haksızlık olarak tanımlanırken, bunun araştırılması ve gereğinin yapılması da hakikat çalışmasının esasını teşkil eder.
Ancak kapitalist sistemin yaşam tarzı ve zihniyetinden kurtulmamış bir öncülüğün alternatif yaratabilmesi mümkün değildir. Kapitalist sistemin dayattığı “Anı yaşa” “Bencil ol” anlayışlarına karşı tarihle, toplumla yaşamayı ve yaşatmayı esas alan öncülük ekonomik özerkliği inşa edebilir.
Öncülükten kastımız üstte kalan, perspektif veren değil, tartışıp doğrultu vermekle birlikte, işe de öncülük eden bir duruştur. Devrimci öncülük ve toplumun katılımıyla girişilecek ekonomik özerklik inşası işsizliği, açlığı, mülteciliği kader olmaktan çıkaracak, toplumun ahlaki ve politik gelişimine ivme kazandıracak, yeni bir dünya yaratma yolunda ışık olacaktır. Bu bir ütopya değil, gerçek devrimci bir alternatiftir. BİTTİ


FIRAT ZİLAN


KAYNAKÇA:
- Thomas Benedikter - “Avrupa’da Özerk Bölgeler”
- Metin Yeğin – “Topraksızlar Hareketi”
- Abdullah Öcalan - Kürt Sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
- Prof. Dr. İbrahim Yasa – Kibbutzların toplumsal ideolojisi ve yapısı,
- Abdullah Öcalan Sosyal Bilim Akademi Yayınları – Komünal Ekonomi Broşürü.