"Okuyun! Bildiğiniz dilde.
Okuyun, size yazılmışları. Silinsin zihninizin pası.
Vicdanlarınız dile gelsin.
Düşünce parlak bir yıldız olup avuçlarınıza kaysın.
İçinde anlamı arayın.
Savaş mı, barış mı?
Kan mı, yoksa karanlıktan güne dönmüş çiçekler mi?
Barış işaretinin tam ortasında doğuyor güneş.
Ne bekliyorsunuz, güne durmanın tam zamanı.
Çocukların gözleri çipil çipil.
Günebakan çiçeklerin avuçlarında gülümseyen oyuncaklar vardı.
Zalim, üzerlerine ateş olup düştü.
Oyuncaklar, şimdi kan ağlıyor…
Siz analar, göğsü yırtılanları görmez misiniz de, izlersiniz?
Ya babalar, evlatlarınız kaç kez daha ölecek Zalim’in tahtı için?
Vatan’ı kan parçalar, yok eder, bilmez gibi ne bakarsınız?
Renkleriyle, dilleriyle, inançlarıyla anlam bulur, bütün olur Vatan.
Parçalanmış ölüleriyle değil!
Parçalıyor bizi, kanatıyor, Zalim!
Hala duruyor musunuz? Hala izliyor musunuz? Hala 'Onlar Kürt' diyor musunuz?
Çocuklar öldürülüyor, çocuklar…"
Böyle haykırdı o gün, Suruçlu Kadın!
Unutulmuşluğuna aldırmadan, Suruçlu Kadın’ın haykırışlarına seyirci kalamadı, destan. İşte, o gün çıktı meydana. Önce bükülmüş harfleri topladı, dağılmış sözcükleri birleştirdi, geçmişin içine kan oturmuş, suskun sözlerini tek tek toparladı. Zihnine kaydettiği görüntüleri de alıp sizlerin en çok bulunduğu, internette, aklınızı alan cep telefonlarında, AVM’lerde, piknik alanlarında, mahallelerde, sokaklarda, hatta camilerde, sesini aça aça söylemeye başladı:
Tanrı, yine gecikti. Tanrı, yine gecikti…
Öldürüyor, yakıyor, yıkıyor Zalim. Sıra sizlere gelmeyecek mi sanıyorsunuz?
Onlar da öyle sanmışlardı, bir süre susmuşlardı, sonra…
Sonraya gitmeden, çok az önceye bakmalı ki, sonrayı görebilmek, anlamak için.
Anlamak, sonradan olacak felaketlerin sorumluluğunu insan soyunun üstünden atması içindir.
Kanın mürekkep olup kağıda aktığı destanlar böyle anlaşılır ancak.
Şimdi, Zalim'in elinde, zifiri karanlığa gidiyor, insan soyu.
Sizler, ne çok unutuyorsunuz her şeyi ve ne çok susuyorsunuz…
Rüzgar Zalim'in akıttığı akıtacağı kanları topluyor, kan yağdırıyor.
Kümülüs ağıtların sesini de sahi duymuyor musunuz?
Açın öyleyse tıkalı kulaklarınızı, dinleyin!
Yüzyıllar öteden, bitmez haykırışların, acıların içinden geçtim, ülkenizi gördüm.
Ateşler göğe yükseliyordu. İnsan etinin kokusu kesifti. İnsan soyu, kendi soyunu yakarak tüketiyor, ardından, huşuyla bağırıyordu:
Tanrı böyle istiyor, Tanrı böyle istiyor diye.
O gün, gördüm, lanetlenmişti ülkeniz, sizler, yakanlara sessiz kaldığınız için.
Yakanları baş tacı ettiğiniz için.
Taşladığınız şeytan bile duramadı da, "Her suçun sonunda beni suçluyorlar, şeytan onların içi" diyerek kaçmıştı, ülkenizden.
Zalim, bunu fırsat bilmiş, en üst kademeye yerleşmişti.
Sözde kalkıp bir de namaza oturmuş, başını secdeye koydukça, çocuk gülüşleri, heyecanlı genç bakışları diken olup içine batmıştı da o sıra, içini yoklayan tanrısını, secdeden dışarı atmış, içindeki şeytanı allayıp pullayıp içine çekmişti Zalim.
Tanrı secdenin dışına atıldığında, hiçleşmiş, Zalim'in her selam verişinde gönderdiği buz kesen solukla toz bulutu olmuş; yükseğe, daha yükseğe, göğün görünmez kapısının arkasına sırtını yaslayıp olanları süzgecinin içinden yavaşça geçirmeye başlamıştı.
O günden sonra, Tanrı olanlara hep geç kaldı.
Meydan da haliyle Zalim'e kaldı.
Geçici Tanrılık da…
Önce, Kutsal kitabı evirip çevirdi Zalim, içinden işine gelen hikayeleri aldı. Kendince yorumlar kattı. O yorumları öyle bir üfledi ki, okuması kıt bırakılan, yoksul-yoksun halkın üzerine: Çoğu doğru sandılar, ayet deyip başlarının üstünde tuttular. Vicdanları da inandıkları bu doğrunun altında, önce düşünceyi, sonra düşüncenin içindeki anlamı yitirip yok olup gitti böylece…
Zalim, içindeki şerri halk üzerinde öyle bir parlatıyordu ki, "Çözüm süreci" diye bas bas bağırdı.
Zalim'in ağzından çıkan sözleri dinlerken, birçoğunuz esrik olurken, birçoğunuz da "Vatana ihanet" diyordunuz, gördüm sizleri.
Oysa, gerçeği altında gizler dil. Dışarı çıkanlar, süslü yalanlardır.
Süsü de bilir Zalim, yalanın alasını da ve "İçinizden geldim, sizdenim" demesi ondandır.
Diline bakmayın, teninin altında gizlediklerine bakın. Ten şişip patladığı zaman, etrafa saçılmış pişmiş insan eti parçalarına, savrulmuş bacaklara, kollara, başlara bakın, yeter.
Ama çoğunuz hiçbir şeye bakmazsınız değil mi? Sadece eğik başlarınızla, anlamını bilmediğiniz dualara, dudak kıpırtılarınızla bakarsınız.
Dağa sıkıştırdığı insanların üzerine gökten bombalar yağdırmıştı da birçoğunuz şöyle bir dudağını kaldırmış, "Ölenler Kürt, kaçakçı nasılsa" deyip, tıkır tıkır işleyen çözümü alkışlamıştınız bile.
Düşman bellenmiş bir ırkı, öldür, öldür, sonra çöz. Öldür, sonra çöz. Öldür, çöz. Öldür…
Sahi anlamadınız mı, hâlâ?
Oysa Zalim, sizin çocuklarınızı da hainin kara giysili kara zebanilerine pazarlıyordu o sıra. Hem de sizin, anlamını bilmediğiniz o insan soyunu tüketecek kıpırtılarla…
Destanlar da çağla birlikte değişti işte. Cam bir ekranı destan belledi insan soyu, gördüğünü gerçek sandı. Duyduğuna hemen inandı. İnternet çıktı ardından akıllı cep telefonları. Telefonda akıl arayınca haliyle insanın aklı da kıtlaştı böylece. Telefonuyla yazdıklarını şiir belledi, gelen mesajları öykü, kitaplar da böylece tozlandı, harfleri raflarda büküldü, çoğu da kendini yok etmeye başladı…
Bir sabah gün doğdu. Bazılarınızın çocukları harfleri doğrulttu, kitapların tozunu silkeledi, kalkıp bir ağaca sarıldılar, insanca yaşam düşüyle.
İlk o gün şaşırdı Zalim, öyle çok korktu ki, genç düşlerden.
Düşlerin üzerine, kara bulutları toplayarak yağmaya başladı. Tozu dumana, kanı toprağa, ah’ı ah’a kattı. Önüne kim çıkarsa, vurdu kırdı, yalanlarına bin yalan kattı, çoğunuzun çocuğunu, terörist diye cümle aleme ilan etti.
Dudak kıpırtıları başını şöyle bir kaldırdı, teröristlermiş deyip, devam ettiler kıpırtılarına.
İşte o gün ağaca sarılmışlar anladınız, ölümlerine seyirci kaldığınız ırkın çektiklerini de, anca yüzünüzü dönebildiniz onlara.
Ya diğerleri? Dudak kıpırtıları? Zaman döner, döner ama şaşırmaz, sıra onlara da gelmişti, kara giysili zebanilere karışmıştı çoğunun çocuğunun içine.
"Din elden gidiyor, Tanrı cihat istiyor" diye bağırmıştı da Zalim, siz aş iş bulamayanlar, Tanrı’ya sormadan dudaklarınızı daha hızlı kıpırdatmıştınız. Ölüm, şehitlikti, cennetti…
Görün öyleyse cennetinizi….
Yakılan, yıkılan, şehirler. Başı kesilenler, açlığa mahkum edilenler. Satılan kadınlar, tecavüze uğrayan kadınlar, çocuklar. Çocuklarını kurtarmak için sınır tellerini yırtıp Zalim’in kucağına düşenler… Onları kucaklayan Suruç.
Kobanê’yi de bilmezsiniz şimdi çoğunuz.
Suruçlu kadın, o gün orada, çocuklarının özgürce yaşayacakları topraklarını korumak için, Zalim’in işbirlikçileri, kara giysili kara zebanilerle savaşan Kobanêli kadınlarla birlikteydi.
Kara zebaniler, taş üstünde taş bırakmıyor, kadınlar onlara karşılık veriyordu. Onların silahları güçlüydü, bombaları, tankları vardı. Ama Kobanê’li kadınları tanımıyorlardı, onların öyle kolayca pes etmeyeceklerini de bilmiyorlardı.
Zalim, soğuk ekrandan, salyaları akarak "Kobanê düştü, düşecek" diye ilan ediyordu da ülkenin doğusu batısı, sokaklara dökülmüştü, canhıraş Kobanê için.
Zalim, o haykırışları çok iyi anlamıştı; Kobanê’nin insan soyunun düşlerini yeşerten, barış, özgürlük, demokrasi umudu olduğunu…
İşte ne olduysa o gün oldu; Kobanê öldü öldü, kanadı kanadı, ölenler dirildi, sonunda kurtuldu. Zalim yenildi.
Tüm bunların üstüne, genç bir adam, türküleri uyandırmış, halayları sokaklara taşımış, renkleri gökyüzüne çıkarmış, "Barış, barış, halkların kardeşliği" diyordu.
Bu, daha da ağır geldi Zalim’e, fenalıklarını büyüttü büyüttü, tahtından indirilme korkusuyla, kutsal şehir Amed'de halkının üzerine bombalar yağdırdı.
Bu kez oyuna gelmedi halkın çoğu, tahtı öyle bir sarstı ki, Zalim, sessizce bir kenara çekildi. Sessizliğin içinde, yeni planlar kurdu; kara zebanilere başvurdu, eli ayağı buz kesmiş, oradan oraya, kendi gibi Zalimlere koşturuyordu.
Kara zebaniler yine imdadına yetişti.
Şimdi destan, kafirdir diyecekler. Hatta delidir. Uydurukçuluğu yüzyılların ötesinden gelmektedir. Destan, bugünün gerçeğinden yola çıkar, yarınlarda sizler hatırlayasınız da Zalimleri içinize almayasınız diye.
Kara giysili kara zebaniler, Ortadoğu’yu ateşe verdikleri yetmezmiş gibi, Zalim’in halkını ateşe vermesi için yanında durdular. Elbet bunda bir hesapları vardı. Zalim, halkı uğruna kendi hesabının peşindeydi. Alan da veren de memnundu. Memnun olmayanlar da sokaklara çıkıyor, çıkamayanlar da internette Zalim’in zulmüne karşı sözler sayıyordu.
Şimdi, neden Suruç’da katledildi, Günebakan 31 Çiçek anladınız mı?
Yok, daha açık, tane tane anlatmalı belki de. Şiirlerin anlaşılmaz, öykülerin anlatılmaz, romanlarınsa içine kapandığı, yazılanların halktan uzak olduğu zamanlarda çıkar destanlar. Onun kaygısı halkın tümü anlamadığında başlar.
Zalim, türküleri sevmez, renkler cehennemidir, barış için bir araya gelen halk onun ölümüdür. Savaş, kurtuluştur. Din kardeşleri dediği, dudak kıpırtılarının çocukları, onun için ölecek askerleridir.
Zalim, Kobanê yenilgisi ve sarsılan tahtının intikamının peşindeydi o gün. Elinde büyük bir bomba vardı. Halkın zihnine kötünün kötüsü olarak enjekte edilmiş Kürtler.
Bir türkü, bir halayla coşan zihinleri ikircikli halka, "Yanında durduklarınız masum değildir bakın, görün" diyeceği planı uygulamaya başladı Zalim. Bir taşla milyonlarca kuş vuracaktı.
İşte ne olduysa o kara yazgılı günde oldu. Zalim’in, dişlerini bilediğini, oynayacağı oyunları bilerek, yola çıktı, Günebakan çiçekler. Ama böyle bir vahşeti yapacağını düşünememişlerdi kuşkusuz.
Güneş, o gün telaşsızdı, yollar açık, otobüs barış şarkılarıyla coşuyordu. Zalim’in adamları araçlarını durdurmuyor, kimliklerine bile bakmıyordu.
Kutular dolusu oyuncaklar, renkli kalemler, boyanmayı bekleyen kitaplar, bedenlerini okşayacak küçük parmakları düşündükçe sevinçten, şımarıp gülüyor, Günebakanlara minnetle bakıyorlardı.
Günebakanlarla başladı destanımız, ya sonu?
Ülkede cirit atan, Reyhanlı’yı kana bulayan kara giysili kara zebaniler de oradaydı, Zalim’in ah’ına kendi öçlerini de katacaklardı.
Gün yedinci ayın, yirminci gününe dönmüştü. Suruç, güne mülteci çadırlarında uyanmıştı. Çocuklar, çadırların etrafında oynadıkları oyunlarla yaralarını sarıyordu. Kobanê, karşıda inşa olmayı, eksiksiz tüm çocukları kucaklamayı bekliyordu. Amara’nın bahçesi titriyordu. Nar ağacının dallarında yemyeşil narlar, dallardan sarkmış, uzun yollar aşmış heyecanlı gençleri can kulağıyla dinliyordu. Kobanê’ye geçişlerine Zalim’den izin çıkmayınca, o sıra hep birlikte ayağa kalktılar.
Günebakanların gözleri ışıl ışıldı, gördüm ben.
Şaşırmayın öyle, destanlar da ağlar. Ağlaması sözün yetmezliğidir. Günebakanlar taze bedenlerini barış için, çoğu ikircikli olan insan soyu için, harcadı. Ondan ağlar bu destan da.
Hiddetlendi Zalim, bir parmak çaktı, canlı bomba üzerlerinde patladı. Oyuncaklar korkuyla parçalanmış bedenlere bakarken, gözpınarlarından kan damlıyordu.
İşte, o gün Zalim, Günebakan 31 Çiçek’i katletti.
Suruçlu kadın, etraflarında koşturdu, et parçalarını birleştirip hayat vermek istedi, çırpındı durdu. Bu acıyı anlamak için Suruçlu olmanıza gerek yok. O kadın da Suruçlu değildi. Suruç’a barış için gitmiş, görmüştü. Gördüklerimiz bizi yakınlaştırır, artık oralı oluruz.
Peki, bitti mi, bu destan?
Ya Zalim’in zulmü.
Gün, yirmi dördüne döndüğünde, yine patladı Zalim. Savaş nidaları atarak, yeni oyununa başladı bile…
Siz hala insanları, ırklarla, inançlarla bölecek, onların öldürüldüklerini izleyecek misiniz?
Zalim, böldüğünü de bölmediğini de öldürüyor, sahi kör müsünüz?
Sıra size gelmeyecek mi, sanıyorsunuz?
Bekleyin ve görün öyleyse…
Her destanın bir sonu vardır. Bu destanın şimdilik sonu yoktur.
Hala duruyor musunuz? Hala izliyor musunuz? Hala onlar Kürt diyor musunuz?