Tiyatro, bir av hikayesinden başladığına göre, bütün halklarda yaşamda yansımalarına göre çeşitli biçimlerde çıkar karşımıza. Antik Yunan'da 'tragedya', Roma da 'pandomim', sözlü tiyatronun yasaklandığı dönemde oldukça etkili bir biçimde ortaya çıkıyor. Her toplum kendi yaşamındaki gerekliliğe göre bir hiciv sanat anlayışı ortaya çıkarır.
Kürtlerde, Dersim, Erzincan, Sewaz, Çewlîg'de, Antik Yunan Dionysos şenlikleriyle benzerlikler gösteren baharı karşılama törenlerine benzer etkinlikler yapılırdı. Yine benzer özellikler gösteren halk inançları da var. Örneğin gece aynaya bakmama, Kürtlerde de geleneksel bir söylence. Lohusa döneminde yeni doğum yapmış kadını yaklaşık bir hafta gece gündüz birilerinin beklemesi, Yunanlarda da var, Kürtlerde de... Bu inanç bize Babil söylencesi 'Lilith' efsanesinden gelir. (Lilith Adem'le aynı topraktan yaratıldığına inanılan, Adem'le eşit olduğunu savunan, Adem'in üstünlüğünü kabul etmediği için cennetten kovulan, bizden saklanılan Adem'in ilk eşi). Lilith, Kürtlerin Alevi ve Kirmanckî konuşan kesiminde 'Helika Gijkin'a dönüşmüş. Boğmacadan ölen çocukların Helika Gijkin'in bozduğuna inanılırdı. O nedenle yeni doğum yapmış kadınlar, Helika Gijkin çocuklarını boğmasın diye, lohusa döneminde bir hafta sürekli gece gündüz birileri beklerdi. Bu inanış Lilith efsanesinden gelir. Çünkü Adem'in üstünlüğünü kabul etmeyen Lilith'i Tanrı cennetten kovuyor, sonra geri çağırıyor, geri gelmeyi kabul etmeyen Lilith'in her gün yüzlerce çocuğunu öldürerek cezalandırıyor. Buna karşın Lilith de gece odasında uyuyan erkekleri aynadan çıkarak baştan çıkarır ve yeni doğan bebekleri boğar. Büyük ihtimalle aynaya gece bakmanın günah sayılması İslam'dan sonra oldu ama gerçekte Lilith efsanesinden gelir.
Kürtlerde mizah, çeşitli biçimlerde yer alır. Kilam, masal, sözel anlatımda karşımıza çıkar. Ama genel anlamda en çok günlük yaşamda karşımıza çıkar. Günümüze yazılı olarak ulaşmayan kaynakları, daha çok sözlü aktarımlardan kuşaktan kuşağa aktarılan, hikaye, masal ve yaşanmışlıkların aktarılması yoluyla öğreniyoruz.
Babamın anlattığı bir hikaye vardı:
"Zalim bir ağa bütün köye zulmediyor. Mem adında bir çoban, ağa evde yalnızken, gelip evin bacasından ağaya şöyle sesleniyor: (sözü edilen baca, şömine benzeri taştan yapma, içinde yemekte yapılan, boru gibi örülmüş geniş bir bacayla dumanı dışarı atar. Kirmanckî'de Lozîne denir.) 'Ağa hazırlığını yap, vasiyetini yap, üç gün sonra şu saatte gelip, sana bu bacadan ip sarkıtacağım. O ipi kendine bağla, seni cennete çekeceğim ama o saatte kimse evde olmasın.' Üç gün sonra ağa her şeyini tamamlar ve o saatte bacaya gelip beklemeye başlar. Mem gelir, tekrar seslenir 'hazır mısın' der, 'hazırım' cevabını alır ve bacadan ipi sarkıtır. Sarkıtılan ipi koltuklarının altından bağlayan ağayı bacanın yarısına kadar çekip bağlar ve bir taşla öldürür ağayı ve oradan uzaklaşır. Bir süre sonra ev halkı eve gelir, Ağa'nın öleceğini biliyorlar ama cenazesi ortada yok. Tabii ki 'sırra gitti' derler. Ağa'nın hayrını vermek için yemek hazırlıklarına girişirler ve bacada ateş yakmak için gelen biri Ağa'nın ateş külündeki ayak izlerini görür, hemen kutsal diye o külü bir kapta saklarlar. Ve ateş yakarlar bacada ama duman bacadan gitmiyor olduğu gibi eve doluyor. Birisi, 'ağa oradan cennete sır oldu, o yüzden duman gitmiyor' der. Ateş söner ve biri bacadan yukarı bakar ki ağanın ayakları sarkıyor."
Bu hikaye adalet olgusunu mizah yoluyla anlatan iyi bir örnek.
Ezberden anlatırdı
Eskiden köylerde, kış aylarında genellikle bir evde toplanılır, hikayeler, masallar veya birinin başından geçen gülünç bir olay canlandırılırdı. Kimileyin topluluk anlatılana eşlik eder, kimileyin anlatım başka birine geçerdi. Bu okuma, günümüz tiyatrosuyla benzer özellikler taşır. Ancak burada hikayeyi anlatan kişi, ezberden anlatırdı. Bu kişi anlattığı hikayeyi ömrü boyunca unutmazdı. Bunu yazılı olarak değil, tamamen anlatılanları ezberleyerek yapıyorlardı.
Kürtlerde sözlü anlatımın oldukça önemli bir yeri var. Bunun en önemli nedeni, sürekli talana, sürgüne uğramalarıdır. Çünkü bir yerde anlatılan hikaye, masal başka bir yerde, başka bir adla karşımıza çıkabiliyor. Bu demek oluyor ki, hikayeler göç yoluyla dilden dile sözlü aktarım yoluyla taşınıyor. Burada bir toplumsal bellek oluşuyor. Kimi yerlerde Komedya Delarte'yi aratmayan, kostümler ve masklar da kullanılır hale gelmiştir. Günümüzde hala süren bir Dersim geleneği olan 'Qalu Gağan' buna iyi bir örnektir. Gağan, Ermeni halkıyla iç içe yaşamış yöre halkıyla Ermenilerin ortak kültürüdür. Aynı ayın aynı günü Ermeniler de Gağan kutlar, Gağan Ermenice yeni yıl, yani Noele tekabül eder. Tarihsel olarak bu kültürün ne zaman ortaklaşa yapılmaya başladığı bilinmiyor, ama gerçek şu ki, iki halk günümüzde birbirinden habersiz bu geleneği devam ettiriyor.
Günümüz koşullarında olanaklar oldukça artmasına karşın, bu kere de başka bir tehlike söz konusu.
Var etme isteği insani bir duruştur
Yine göç, büyük şehirlere göç etmek zorunda bırakılan Kürtler, geleneksel hale gelmiş kimi kültürlerini dağınık halde oldukları için yaşatma olanağı bulamıyor. Geçmişte var olan birçok kültürel eylem, bugün birkaç tanesine rastlamak bizi sevindirir duruma gelmiş. Mizahın bir örneği olan sözlü anlatım, İngilizce Stand up, Kirmanckî Pawra, yani ayakta anlatım Kürtlerde çok daha eskilere dayanır. Bir evde toplanan topluluk, anlatanı rahat görsün diye ayağa kalkardı. Popüler kültürün etkisiyle Kürtlerde olan birçok eser veya sanat yapan kişi, başka dillere taşımayı seçmiştir. Bu da binlerce yılda oluşan kültürel oluşumu acımasızca satıp yok olmasına en büyük nedeni oluşturur. Yok etmek isteyene karşı, var etme isteği insani bir duruştur. Sanatçının, sanatın yapması gereken ortaya çıkarmak, başka dillere pervasızca taşıyıp yok etmek değil. Buna kuvvetle inanıyorum, Kürtler kültür savaşçısı olarak da kendi kültürlerine ait eserleri geri kazandıracak kültür savaşçıları da vardı, var olacak. Tarih kültürümüzü çalıp satanları, birer kara suratlı olarak anacak. Bizi kendi dilimizden kültürümüzden asanlar, yine o dille boğulacak.